Başusta Eğitim ve Danışmanlık Şirketimi Kurdum

Bana en çok sorulan sorulardan biridir: Neler yapıyorsun? Başka Bir Kariyer Mümkün Konferansı’nda anlattığım gibi bir yerde SSK’lı bir işin olmamasının tipik sorunu ne yaptığının bilinmemesi.

Girişimcilik maceramda 1 milyon TL’nin üzerinde para batırmamın tecrübe anlamında bana kattığı en önemli ders ise şu oldu: Elindeki ürünün pazara uymuyorsa (Product-Market Fit) o işe girme. Pazarı ürüne değil, ürününü pazarın ihtiyaçlarına göre şekillendir. Kariyerim boyunca Pfizer, Türk Telekom, Finansbank, İş Bankası, Hepsiburada gibi kurumlarla çalıştığım için bana sürekli olarak gelen 2 tane sevdiğim iş vardı: Dijital Pazarlama Eğitmenliği ve Danışmanlıkları.

Bir süredir “Gider Makbuzu” vs. ile yaptığım bu işleri, 2016 Ağustos ayında resmiyete döktüm ve “Başusta Eğitim ve Danışmanlık” şirketini kurdum.

Yaptığım 2 ana iş var.

    1. Dijital Pazarlama Eğitimleri: Türkiye’deki büyük kurumların ve ajansların dijital pazarlama departmanlarını eğitiyorum. Bence Türkiye’nin en iyi ekibiyle birlikte SEO, SEM (Adwords, Youtube, Facebook reklamları), Analytics, Sosyal Medya ve E-mail Pazarlaması anlatıyoruz. Genelde 2 tam gün sürüyor. Geçenlerde Doğuş Medya’ya ve 4Play Mobil Pazarlama Ajansı’na bu eğitimi verdik. Bu hafta da Adidas’a.

Adidas Group’a Dijital Pazarlama Eğitimi veriyoruz bugün.

A photo posted by Hasan Basusta (@hasanbasusta) on

2. Sosyal Medya Danışmanlığı: 2 tane müşterim var. Biri İtalyan. Bütün konuşmaları Skype üzerinden yürütüyoruz, e-mail ve acil durumlarda telefon tüm ihtiyacımızı görüyor. Bu markalarda ağırlıklı olarak Facebook iletişimini ve reklamlarını yürütüyorum.

Bu işlerim şimdilik haftamın 3-4 gününü alıyor. Danışmanlık için 2016 sonuna kadar 1 müşteri daha alacağım. Eğitim ise sürekli devam edecek.

Eğer buraya kadar okuduysanız ve beraber çalışabileceğimizi düşünüyorsanız hasan@hasanbasusta.com ‘a bir mail atmanız yeterli.

Başka Bir Kariyer Mümkün Videosu

Marketing Meetup’ta çok güçlü bir konuşmacı listesi vardı. Garanti Bankası, Nivea, Migros, Samsung, n11 gibi Türkiye’nin en büyük şirketlerinin üst düzey yöneticileri. 850 kişilik salonda yer yoktu…

Şu yazımda bu konferansta nelerden bahsedeceğimi anlatmıştım. Şimdi videosunu yayınlıyorum. Şu ana kadar en ilgi çeken, geri bildirim alan konuşmalarımdan biri oldu. Sizin de ilginizi çektiyse bana her zaman ulaşabilirsiniz.

23 Dakikalık Videoda şu sorulara cevap aradık:

Kurumsal kariyer bizim tek seçeneğimiz mi?

Bilgisayarımızı alıp, deniz kenarında istediğimiz bir yerde çalışmak mümkün değil mi?

Mümkünse nasıl mümkün?

Bunun maddi / manevi külfetleri nelerdir?

Herkes sizi kendi kalıplarının içine sokmaya çalışırken bu baskılara nasıl dayanacağız?

Bize sürekli konferanslarda anlatıldığı gibi çok başarılı olmak, çok paralar kazanmak zorunda mıyız?

Aileden zengin olmayanlar, kira gelirleri olmayanlar için çıkar yol ne olabilir?

Az sayıda sevdiğimiz arkadaşlar ile az sayıda keyif alabileceğimiz iş yapmak bir kariyer hedefi olamaz mı?

Sevdiğimiz işi yaparak, kendimizi geçindirebilecek kadar para kazanamaz mıyız?

Ya da, çocuğumuzla daha fazla vakit geçirmeyi kendimize bir kariyer hedefi olarak koyamaz mıyız?

Acaba Bodrum’a mı yerleşsek, ufak bir cafe açsak, domates yetiştirsek?

Kendi şartlarımızda nasıl çalışabiliriz?

Ruh halimizi nasıl düzenlemeliyiz? Analitik insanlar kişiler için Csikszentmihalyi’n Akış’ı (Flow) ve Seligman bize ne anlatıyor? 

İş hayatında tükenmekten (Burn-out)  ve sıkıntıdan patlamaktan (Bore-out) nasıl kurtulabiliriz?

İdeal senaryomuz ne?

Benim hayata geliş amacım bu muymuş? Daha çok telefon satmaya, deterjan satmaya mı gelmişim acaba diye sorgulamaya başladığımızdan itibaren ne yapmalıyız?

Bir anda mevcut kariyerimizi çöpe atıp, her şeye sıfırdan mı başlayalım yani?

Tek başına (solopreneur) çalışmak, bireysel olarak kurumsallaşmak mantıksız mı?

Anlamlı bağlantıları nasıl yaratabiliriz?

Çok sayıda insanla temasta olmak insanın mutlululuğunu arttırır mı? Yoksa binlerce insanla temasta olmak yerine bir avuç insanla mı temasta olmak daha iyidir?

Nicelik mantığından nitelik mantığına geçmenin zamanı gelmedi mi?

Ben verdiğim Dijital Pazarlama Eğitim’leri ve kurduğum Kitap Kulübü’nde neler yapıyorum, burada bahsettiğim konuları nasıl uyguluyorum?

Yeni Dünya nereye doğru gidiyor?

Fast-food’dan daha slow-food’a geçiş varken, daha hızlı hayattan daha yavaş hayata geçiş varken,

Ben bu hayata geldim ve bu hayatı keyifli bir şekilde yaşayacağım diyenler için hızlı kariyerden yavaş kariyere geçmeyi seçmek yanlış bir seçim mi?

Digital Age Yazım: Hedef Pazarınız İçin Sosyal Veriyi Nasıl Kullanırsınız?

Aşağıdaki yazım Mayıs 2016 Digital Age dergisinde yayınlanmıştır:

2009 yılının sonları. Türkiye’deki büyük markaların 2010 bütçesine ilk defa Sosyal Medya kalemi eklenecek. Ben Ajans tarafındayım. Henüz Türkiye’de sosyal medyanın ne olduğu tam bilinmiyor, üst düzey yöneticilerin globalden gelen yönlendirmeler ve yurtdışındaki önemli konferanslardan duydukları kadarıyla Sosyal Medya önemli bir şey olmalı…

Bunun dışında da pek bir şey bilinmiyordu. Biz Türkiye’nin en büyük markalarına bu konuda ne yapmaları gerektiğini söyleyen taraftayız ama doğrusunu söylemek gerekirse biz de pek bir şey bilmiyorduk. Ama hızlı öğreniyorduk. En büyük avantajımız da buydu. Öğrendiklerimi de Webrazzi gibi platformlarda düzenli olarak yayınlıyordum. Hızlı tecrübe ediniyor, daha çok yanlış yapıyor, herkes düşünüp harekete geçene kadar biz iki ileri bir geri şeklinde daha hızlı ilerliyorduk. Strateji benim kariyerimi üstüne kurduğum bir kavramdı ama burada aşırı stratejik olmanın marjinal faydası çok düşüktü. Her şey o kadar hızlı ilerliyordu ki, Tom Peters’in de dediği gibi durum Hazır, Nişan al, Ateş konumundan Ateş, Ateş, Ateş konumuna gelmişti.

Böylesi hızlı ilerleyen bir şeyin, hızlı tüketilmesi de kaçınılmazdı. Sosyal medyayı birkaç sene içerisinde bir şeyler yapalım seviyesinden Guru çıkartacak seviyeye getirdik çok şükür! Bu konu dijital pazarlamanın diğer kanalları gibi meta (commodity) olmaya başladı. Artık eski bütçeler yok, sosyal medya iletişimi yapmanın bütçesi 250 TL pazarlığında.

Böylesi bir durumda benim önümüzdeki dönemde gördüğüm iki büyük fırsat alanı var. Birincisi veri odaklı dijital pazarlama, ikincisi hikaye anlatımı (storytelling) Bu yazı birincinin konusu, belki bir başka yazıda da hikaye üzerine yazarım.

Her iyi pazarlama profesyonelinin bildiği gibi ideal pazarlama müşteri içgörüsünden başlar. Müşterilerimizi daha iyi nasıl tanıyabilmenin ilk adımı bu. Sosyal medya veri dolu, müşterilerimizin verisi. Formlarda doldurtmak için bütçe harcadığımız, odak gruplarında ağızlarından almak için taklalar attığımız verilerden bahsediyorum. Peki bu veriler nasıl izinli bir şekilde alınır, ne işimize yarar ve biz bu verileri legal bir biçimde nasıl kullanabiliriz?

Önce Web Analiz Araçları

En efektif yöntemlerden bir tanesi sosyal medyadan da önce şirketin web analiz aracına bakmaktır. Hele de bir e-ticaret siteniz varsa. Bu araç Türkiye’deki çoğu şirkette Google Analytics’tir. Bu işin başlangıç seviyesinde bile Analytics ziyaretçilerinizin ve müşterilerinizin en çok hangi ürünlerle ilgilendiklerini, hangi sayfalara bakıp, hangilerinden direkt olarak çıktığını gösterir. Buradaki davranışssal veri doğru analiz edilebilirse dönüşüm optimizasyonu taktikleri ile şirketin karlılığına ciddi katkı sağlayabilir.

Bir Kriz Önleyici Olarak Sosyal Veri

Sosyal medya ise bu işin 2. aşamasıdır. Birçok marka sosyal medya takip yazılımı kullanır. Bu sosyal medya takip yazılımları, belirlediğiniz anahtar kelimelerde insanlar neler konuşuyor size sunar ve raporlar. Böylece marka olarak herhangi bir kriz durumunda çok daha önceden haberdar oluruz. Amacımız krize dönüşebilecek durumları çok daha öncesinden çözüme kavuşturmak, hakkımızda olumlu konuşulanların da yayılımını sağlamaktır.

Sosyal Veri İle Müşteri İçgörüsü Nasıl Elde Edilir?

Yani sosyal veriyi öncelikle kriz önlemek için kullanıyoruz. Peki, sosyal medyada markamız hakkında nasıl konuşuluyor? Sosyal medya takip yazılımı ile önümüze bir yığın veri getiriyor. Sonrasında ise bu veriler olumlu / olumsuz / nötr diye etiketleniyor. Bunu yapan yazılımlarda var ama hala %100 güvenirliğe ulaşmadığı için genelde bu aşamaya fiziksel olarak bir insan dahil oluyor. Sonrasında ise markamız ile ilgili bu konuşmalar hangi departman ile ilgili? Ürün ile ilgili mi bir konu mu var, müşteri ilişkileri ile mi ilgili, işin hukuksal bir boyutu mu var gibi ayrımlara gidiliyor. Ülkemizde birçok büyük marka ile çalıştım, bazılarında adım adım bu konunun şirketin ana stratejilerine etki edecek kadar önemli bir konu hale getirilmesinde mesai harcadım. Çoğu ise bu dijital dönüşümün başlangıç adımlarını atıyor. Çok konuşulan CDO (Chief Digital Officer) titri ile bu konunun öneminin artacağına ve hem veri odağı hem de müşteri içgörüsü konusunda hızlı ilerleneceğini düşünüyorum.

Hangi Verilere Erişebiliriz?

Gene 2010’lara geri dönelim. O zamanlar sosyal medyada kampanya yapma dönemiydi. Ve biz de ama küçük ama büyük her ay onlarca kampanya yapıyorduk. Bu kampanyaları anlatırken de şunu söylüyorduk. Artık önemli olan sizi kaç kişi takip ettiği değil yani kaç hayranınız, takipçiniz olduğu değil, sizin kaç kişi takip ettiğiniz. Bu verileri elde etmenin yolu da şuydu: Müşterilerine bir fayda sun, karşılığında uygulama izni al, yani izinli bir şekilde verilerine erişim izni al ve bu veriyi onlara daha iyi hizmet vermek için kullan.

Sadece Facebook profilinde isim, soyad, doğum günü, medeni hali, lokasyonu, ilgilendiği konular gibi birçok veriye erişebiliyorduk. Twitter’da ve Bloglarında hangi konuda ne düşündüğünü söylemekle birlikte, analiz etmesi çok daha zordu. Linkedin profilinde ise kişinin geçmişini, hangi okullarda okuduğunu, nerede çalıştığını görüyorduk. Öncelikle bu süreç, ağırlıklı olarak Facebook uygulamaları üzerinden, sonrasında ise gene ağırlıklı olarak Facebook’la giriş yapılan mikro siteler üzerinden dönmeye başladı. Veri toplama süreçlerini ve kampanyaları başarıyla yerine getirdiysek de çoğu zaman veriyi düzgün kullanamadık. Bu veriler Excel’de kaldı, çoğu da çöp oldu. Çünkü bu veri, işlenmemiş ham veriydi, işleyip değerli bir maden haline getirmek gerekiyordu. Bu verilere hala benzer yöntemler ile ulaşabiliyoruz. Şimdi ise veriyi işleme zamanı. O zaman için belki erkendi, şimdi ise tam zamanı.

Veri Madenciliği

Bu verileri düzgün kullanmak için aynı kömür madenlerindeki gibi diplere dalmak, yığınla taşın arasından değerli madenleri bulmak zorundayız. Ülkemizde bu işin uzmanı hala az. Sonuç olarak ortaya çok güzel işler çıkmaya daha yeni başladı. Ayrıca başarılı örnekler görmek için illa ki sosyal medya verisi olmasına gerek yok. Yemek Sepeti’nin “Fakat İyi Yedik” işi son yıllarda en beğendiğim işlerden. Burada Yemek Sepeti hesabımızla giriş yapıyor ve yıllar içerisinde ne kadar yemek yediğimiz gibi birçok detayı görüyoruz. Hem teknik olarak hem de strateji olarak başarılı ender işlerden.

Gerçek Zamanlı Deneyim Kişiselleştirmesi

Bu işlerin yakın gelecekteki en güzel örnekleri ise sosyal verileri alıp, kişiye özel gerçek zamanlı kişiselleştirme yapabilmesi ile oluyor. Şahsen ben de bir girişimimi bunun üzerine kurmuş, doğru zamanda doğru kişiye doğru ürünü göstermeye odaklanmıştık. Eticaretin nimetlerinden faydalanarak da milyon dolarlık bir değer yaratacağımızı öngörmüştük. Bir dönem fena da gitmedik aslında, iyi cirolar yaptık, ekibi 10 kişiye çıkardık ama sonrasında istediğimiz gibi gitmedi ve kapattık. Sonrasında ise bu iş için henüz erken olduğuna karar verdik ve ümitlerimizi bir başka bahara bıraktık. Artık şartlar daha da olgunlaşıyor, almak istediğimiz bir çok hizmeti SAAS (Software as a Service) olarak sunan tonla araç mevcut ve insanlar verisinin sahipliği konusunda daha da bilinçli.

Mahremiyet Konusu: CIA bu hesaplara bakıyormuş!

Cem Yılmaz’ın bu konuya değindiği super bir stand-up bölümü var. Şunu anlatır Cem Yılmaz: Ulan sen, Kazlıçeşme sahilinde mangal yapan bir adamsın, n’apsın olm CIA senin hesabını? İnsan oğlu bu aksiyonu seviyor, hedefi de yüksek tutuyor ha: Sİ – AY – EY

Kişinin özel bilgilerinin isteği dışında markaların eline geçmesi tehlikeli mi? Yüzde yüz. İllegal mi? Çoğu zaman. Bu konuda komplo teorisi çok; ama sizi rahatlatacak bir şey söyleyeyim: Eğer kanun kaçağı, çok gizli bilgileri olmayan benim gibi ortalama bir vatandaşsanız bu konuda büyük endişelere gerek yok.

Oyunu Kurallarına Göre Oynamayan Oyun Dışı Kalacak!

Özetle, sosyal veri toplamasını ve kullanmasını bilenin elinde harika bir araca dönüşüyor. Marka tarafında karlılığı ve sadakati arttırırken, müşteriye de avantajlardan yararlanma ve zaman kazandırma açısından fayda sağlıyor. İki taraflı kazan-kazan sağlanıyor. Aksi takdirde ise sistem doğru çalışmıyor. Bize düşen oyunu kurallarına oynamak. Bu gerçeğe rağmen oyunu kurallarına göre oynamayı reddedenler er ya da oyun dışı kalacak çünkü.

100 Sene Önce Atatürk’ün Vizyonu vs. Bir Güncel Siyaset İkonu Olarak Kanada Başbakanı

Kanada Başbakanı günümüzde Dünya’nın en popüler siyaset ikonu. Yaptığı şeyse, önceden hazırlanmış sorulara önceden hazırlanmış cevaplar vermek. Örneğin yukarıdaki videoda Kuantum Bilgisayarların çalışma prensibini anlatıyor.

PR amaçlı yaptığı eylemler Dünya’da büyük övgü topluyor. Özellikle de bizim gibi iyi eğitimli, bilimi takip eden kişiler tarafından. Çok sıradışı bir kişilik olduğu belli. Bilim adamı ile bilim adamı, çocukla çocuk olabiliyor.

Aşağıda Yoga’nın zor hareketlerinden ‘Mayura Rasa’yı (el bilekleri üzerinde yere paralel yükselme hareketi) yaparken zorlanmadığını görüyoruz.

Kendisi atletik, yakışıklı, sporcu, sanatı takip eden, kültürlü, kadınlara karşı saygılı yani muasır medeniyet seviyesinin görmek istediği Başbakan. Aşağıdaki son bir örnekle konuyu toparlayayım. Biz diyor, kendimizi feminist olarak tanıtmaktan korkmamalıyız. Kızlarımız kadar oğullarımıza da bu kültürü aşılamalıyız.

Şimdi gelelim bizim ülkemize. Bu sefer örnek günümüzden değil, 100 sene öncesinden geliyor. Dünyadaki muasır medeniyet seviyesine gelmiş politikacıları günümüz Türkiye politikacıları  ile değil, ancak Atatürk ile karşılaştırmak uygun olur.

Benzer örnekler üzerinden gidelim. Kanada Başbakanı’nın gururla anlattığı matematiksel formüller üzerine Atatürk’ün kitapları var. Bugün kaçımız Atatürk’ün Geometri Kitabı yazdığından, birçok terimi Türkçe’ye kendisinin kazandığından haberdarız acaba?

Atatürk matematik geometri

Aşağıda da 24 Haziran 1926’dan bir fotoğraf görüyoruz. Karşıyaka Spor Kulübü’nde Bayan Tenis maçı izliyor.

Atatürk tenis spor

Atatürk sadece spor izlemiyor. 1930’larda yüzerken, kürek çekerken o kadar çok fotoğrafı var ki.

Atatürk yüzme spor kürek

Müzik dinliyor, kahvesini tellendiriyor 🙂

atatürk müzik kahve

Tiyatro, Bale, Opera gibi konularda görüşü belli. Bir insanın 80 sene önce şunları hayata geçirme ihtimali neydi acaba?

Tiyatro, opera, bale sanatlarının alt yapısı oluşturulurken, yeni oyun ve operalar yazılması, bestelenmesi konusu gündeme geldi. Atatürk, Cumhuriyet dönemi güzel sanatlar çalışmalarının kaynağını Türk tarihinin, Türk halk kültürünün ve Cumhuriyet’in getirdiği yeni değerlerin oluşturmasını istiyordu. Bu amaçla, bazı oyunların konula­rını bizzat kendisi vermiş, bu oyunların metinlerini bir dramaturg gi­bi inceleyip düzeltmiş, ilk temsillerinde de hazır bulunmuştur. (Kaynak)

Müze geziyor, resim inceliyor, tiyatro izliyor, konserlere gidiyor, heykeltraşlarla sohbet ediyor. Kitap sevgisine girmiyorum bile…

atatürk tiyatro bale opera

Atatürk müze sanat heykel

Örnekleri çoğaltmak mümkün. Tabii ki Atatürk’ü günümüzün herhangi bir Türk politikacısı ile karşılaştırmak komik olur. Muasır medeniyetler seviyesindeki Dünya’nın nereye geldiğini gördükçe, bu vizyona 100 sene önce erişen bir liderin, her şeye rağmen ülkesini değiştirme çabasına insan gerçekten hayret ediyor.

Kanada Başbakanı’nın Feminizm ilgisini gördük. Şimdi 1 dakikalık saygı duruşuna geçip lütfen şu soruyu iyi düşünün:

İsviçre Medeni Kanunu’nu örnek alarak 1926 Anayasası oluşturulan bir ülkede kadınların seçme seçilme hakkı Türkiye’de 1930’larda, İsviçre’de 1971’de kabul ediliyorsa;

Acaba Atatürk günümüzde yaşasaydı biz nasıl bir ülkede yaşıyor olurduk?

Cevaplarınızı #AtatürkYaşasaydı hashtag’i ile https://twitter.com/hasanbasusta/ ‘ya gönderebilirsiniz.


Reklam Pazarlama Kariyeri Yapmayı Düşünenlerin Cevaplaması Gereken Soru

Geçtiğimiz günlerde kendi okulumda bir konuşma yapma fırsatı buldum. Son yıllarda katıldığım en iyi konferanslardan bir tanesiydi. İşletme Kulübü harika bir iş çıkarmış. Hem marka hem ajanslar tarafında çok iyi konuşmacıları hem de 550 kişiyi çok iyi organize etmişlerdi. Alametifarika’dan Serdar Erener, 4129Grey’den Alemşah Öztürk, Karpat Polat, Unilever, Yıldız Holding, Aydınlı Grup, Gittigidiyor gibi markalardan en üst düzey pazarlama yöneticileri…

Söylediklerine göre tam günde 100 bilet kadar satarken, biletler bitmiş ve satışa kapatmak zorunda kalmışlar. Radisson Blu Hotel’de düzenlenen bu Zirve’ye benzer organizasyonları belki de ileride Haliç Kongre Merkezi gibi binlerce kişilik etkinlik alanlarında görebiliriz. Böylesi iyi bir organizasyonu geçen sene Anadolu Marketing’de görmüştüm, Eskişehir’de. İstanbul’da ise ilk defa karşılaşıyorum. Eskişehir’de de Anadolu Üniversitesi bizi harika ağırlamış, iki günlük çok güzel bir organizasyon yapmıştı.

İstanbul’daki panelde Hakan Okay moderatörlüğünde, Zaytung’un kurucusu Hakan Bilginer, Ercüment Büyükşener, İsmail Hakkı Polat bir de ben konuştuk. Bizden önceki ve sonraki konuşmaların çoğunda reklam ve pazarlamanın büyülü dünyasından söz edilirken bizim panel biraz madalyonun diğer yüzünü göstermeye yönelikti. Kendi konuşmamı özet geçmem gerekirse kısaca şunları söyledim:

Bizim meslek özellikle öğrenciler tarafından tam anlaşılmıyor. Yaratıcı fikirler bulup, Happy Hour’larda mutlu mesut takılan bir grup insan gibi algılanıyor. Bu algıları test etmek için mutlaka ajans tarafında bir staj yapmak gerekli. İnsan sorgulamayı bıraktığı anda kendini diğer insanlara daha çok ürün satmak için gecelere kadar çalışan, belki de sonucunda insanların daha çok tüketmesine ön ayak olan, bunun için beynini, mesaisini harcayan birisi olarak bulabilir. Üstelik bu mesleğin itibarı halk tarafında öyle sanıldığı gibi de değil. İstanbul Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmada bu ortaya konuyor. En itibarlı mesleklerde Doktor birinci, Profesör ikinciyken, Yazılım Geliştirici 30, Tasarımcı 38, Reklam/Pazarlama ise 65.  Araştırmanın tamamını şuradan okuyabilirsiniz.

Amacım kimsenin hayallerini yıkmak, hayal kırıklığına uğratmak değil. Ama Reklam ve Pazarlama’yı kendilerine meslek olarak seçmek isteyen öğrencilerin önce kendilerine şunu sorması gerek: Ben pazarlamayı kullanarak çevremi, Dünya’yı daha iyi bir yer haline getirebilir miyim, bir fayda sağlayabilir miyim? Cevabınız evetse gönül rahatlığı ile devam edebilirsiniz, basmakalıp algılar ile yola çıkarsanız siz asıl hayal kırıklığını o zaman görün!

Ajanslar ve Markalar için 2015 Değerlendirmesi

Ne zamandır aklımda bir konu vardı yazmak istediğim. Olcayto yazmış, şimdi daha farklı yazmam gerekiyor 🙂

Marka ya da Ajanslarda reklam-pazarlama-iletişim kariyerinde iseniz bu yazı size göre. Önce kendisinin yazısını okuyun, sonra buradan devam edin derim.

Mevcut Duruma bir bakalım:

1) Dijital pazarlama dünyasında tüm satılan ürünler hızla metalaşmaya (commodity) gidiyor.

2) Medya konusunda komisyonlar tıklama oranları gibi yerlerde.

3) Adwords, Facebook… reklamlarında kazanan hep Google, Facebook…

4) Sosyal medya fee’leri “daha ucuza olmaz mı?” pazarlığında.  Her alanda olduğu gibi burada da en ucuza veren her zaman çıkıyor. Tam bir “race to the bottom” durumu hakim.

5) SEO Fee’leri sosyal medya ile aynı kaderi paylaşmaya daha erken başladı. Bir dönem pastayı büyütüyoruz motivasyonu ile dost geçinen küçücük sektör artan çıkar çatışmaları ile birbirine girdi. (Bu son derece doğal bir süreç bu arada, sosyal medyada da aynısı olmuştu)

6) Kurumsal web sitesi yapmanın hem bütçeleri düşmeye, hem de bakım (maintenance) ücretleri ticari açıdan mantıksız bir durum oluşturmaya başladı.

7) E-mail’i ne siz sorun ne ben söyleyeyim. Affiliate’e ayrı madde açmıyorum bile.

8) Analytics’in ise bu “big data” trendi ile birlikte danışmanlığına para verilecek bir konu olduğu markalar tarafında yeni yeni anlaşılıyor. Analytics yükselişte, orada da ciddi insan kaynağı problemi var.

Yukarıdaki her bir madde ayrı bir yazının konusu. Dijital dünyada 2015’te neler oldu, neler oluyor, 2016’da neler olacak keşke vaktim olsa da hem Dünya’da araştırdıklarımı hem de ülkemizdeki tecrübelerimi yazabilsem. İlkiyle yani hem hala danışmanlığını verdiğim hem de en hakim olduğum konu ile giriş yapayım belki gerisi gelir:

Sosyal Medya Ajansları için önümüzdeki dönem zor, çok zor Yonca!

TLDR‘ciler için sebebi özetleyeyim:

Ajansın devam etmesi için proje satması lazım. Ama projelerde büyük tıkanma var. O yüzden akıllı ajanslar her zaman şunu hedefler. Ben en azından maaşları “aylık fee” ile ödeyebileyim. Üstüne proje satarsam ne mutlu bana! En iyi birkaç Ajans hariç bunu çok az Ajans başarabilir. Çoğu Ajans markalarla proje bazlı ilerler. (Ve kısa-orta vadede batar ya  da finansal zorluk yaşar.)

Bir dönem satılan o mikro siteler, edvırgeym’ler, Facebook uygulamaları, sekmeleri falan geride kaldı. Bunların verimliliği gittikçe düştü, markalar boşa yatırım yapmak, bütçesini boşa harcamak istemiyor.

Aslında Facebook bütçesel anlamda yeni yeni ortaya çıkarken (2009-2010 yılları) biz de markalara böyle satıyorduk: Bak mikro siteler çalışmıyor, mikro site dediğin çölde bir Bilboard, oraya trafik çekmek için tonla para harcaman lazım. Adwords yapacaksın, reklam vereceksin… Artık Facebook uygulamaları var, kitlen zaten orada.

Yıllar geçti, o veya bu sebepten insanlar bunlardan sıkıldı. Şimdi satılacak proje kalmadığına göre markalar bütçelerini nereye ayırıyor?

Sosyal medyada Bütçeler Nereye Kayıyor?

Bütçeler ilk baştan beri ayrılması gereken yere: Yani içeriğe ayrılıyor. İçerik çok parçaya ayrılıyor. E-ticaret sitesi için ürün detay sayfası yazmaktan tutun da, blog içeriğine, fotoğraftan, videoya çok katmanlı projeler burada çıkıyor. Burada da aslan payı Video’da. Youtube’un Türkiye’ye çok yatırım yapması ve video içerik pazarı anlamında büyük boşluklar bulunması burayı yeni yükselen değer yapıyor. (Hikaye anlatımı temelli içerik pazarlaması en çok ilgilendiğim konulardan, siz de ilgileniyorsanız hasanbasusta gmail.com’a mutlaka bir mail atın.)

Metinsel içerik de meta haline gelmiş durumda. 50 TL- 100 TL gibi ücretler blog yazılarının genel rayiçi. Bir A4’e 150 TL gayet iyi kabul ediliyor. Ürün detay sayfa yazımları falan pek yapılacak işler değil. Özellikle markaların ortalama /ortalama üstü bütçesi varsa “Nedir?” videosu mu çeksek acaba?” ile yüksek bütçesi varsa “Bates Motel Pro’ya bir şeyler mi yaptırsak acaba?” diye geldiği günlerde.

Reklamcılık bitiyor, doğal reklamcılığın (native advertising) ise başlarındayız. Çünkü Dünya’da en kısıtlı şey insan dikkati. Bu yüzden big data’lar, customer segmentation’lar, personalization’lar havada uçuşuyor. Hepsi müşterinin dikkatini birkaç saniye daha çekebilmek için.

Anasayfa trafiğinin geride kaldığı bir dönemdeyiz. Her alt sayfa kendi trafiğini yarattığı ölçüde başarılı oluyor. Burada Onedio gibi platformlar öne çıkıyor. Onedio’nun anasayfasına direkt girmiyoruz ama bir şekilde birkaç link düşüyor önümüze.

Sosyal medyada uygulamaların, sekmelerin yerini sosyal medya içeriği almaya başlıyor. Yani standart sosyal medya iletişiminin yanında; kreatif direktörün dahil olduğu, art direktörün çalıştığı ve mutlaka medya ile desteklenmiş bir yazı/fotoğraf/video fikri artık proje. Ayda 1-2 tane yapılabilirse ne güzel! Markaların bütçeleri artık buralara ayrılıyor.

2016 için yüzlerce trend sayabiliriz. (Bknz: Bu sene mobilin yılı olacakmış 🙂 Sadeleştirmek gerekirse bence Ajans ve Markaların 2016’da fark yaratmak için üzerine eğilmesi gereken 2 temel konu şu:

1) Dijital hikaye anlatımına (Digital Storytelling) önem veren marka hikayesinin yaratımı ve anlatımı ve buna bağlı olarak Shutterstock yerine Styling’e önem veren fotoğraf çekimleri, özel çekim videolar gibi prodüksiyon bazlı işler.

2) Fiyat iletişiminden ziyade Lifestyle Marketing’e giriş

Yukarıdaki durumlar için sosyal medya bu içeriğin dağıtımını sağlayan bir kanal. Her yeni konuda/mecrada çıkan kavga burada da çıkıyor. Kılıç kuşananın, proje kabul ettirenin demiş atalarımız. En küçüğünden büyüğüne (ATL’inden BTL’ine) Ajanslar bunun rekabetinde. Ve size bir sır vereyim: Ülkemizde, iş dönüp dolaşıp kimin kimi tanıdığına geliyor. Herkesin Network’üne kuvvet.

Ali Koç Neden Kapitalizme Karşı?

Ali Koç G20 Zirvesi’nde Gerçek sorun Kapitalizmdir! konuşması yaptı. “Buradaki eşitsizliği anlamak için Einstein olmaya gerek yok. Paradigma değişmeli” dedi. Kendi bakış açımdan 2 sorunun cevabını vereceğim bu yazıda:

1- Gerçek Sorun Kapitalizm mi? Paradigma Değişmeli mi?

2- Bayram değil seyran değil Ali Koç neden böyle bir açıklama yaptı?

ali koc g20 kapitalizm

1- Gerçek Sorun Kapitalizm mi? Paradigma Değişmeli mi?

İktisat okumuş (Dersi yıl içerisinde Mehmet Altan’dan, yaz okulunda Kerem Alkin’den almıştım) bu ülkenin bir vatandaşı olarak hayatta en ilgilendiğim konulardan biri: Gelir adaletsizliği. Bu konuda sayfalarca analizim var, bir gün yayınlayacağım. Dünyadaki adaletsizliği anlatmak için burayı Gini Katsayılarına, verilere, teorilere grafiklere boğmayacağım, mümkün olduğunca sokak ağzı ile anlatacağım: Dünyada çok ciddi bir gelir adaletsizliği var, tıpkı Ali Koç’un dediği gibi bunu bilmek için Aynştayn olmaya gerek yok.

Peki bunun sorumlusu Kapitalizm mi? Büyük oranda. Çünkü Kapitalizm, insanların insanları sömürmesine en imkan tanıyan sistem. Paranın ve gücün çoğunluğunun nüfusun %1’inin elinde toplandığı, geri kalanların ise çoğunlukla açlık, sefalet veya asgari ücretle çalışmasına olanak sağlayan bir sistem. Adil değil, adil olma gibi bir iddaası da yok. İddaası şu: “Bu sistemde çok çalışan kazanır, sokakta yatan adamla ben aynı kazanacaksam neden çalışayım? Tabii ki adil olmayacak. Parayı gidip de sokakta yatan adama verirsen, o parayı çarçur eder. Ama Ali Koç’a verirsen o bu parayla yeni işler yaratır böylece işsizlik azalır…” gibi kabaca özetleyebileceğim bir bakış açısı vardır.

Sosyalizmin iddaası ise şudur: Herkes mümkün mertebe eşit olacak. İnsanlar lüks evlerde de oturmayacak, evsiz insan da kalmayacak. (Pratikte böyle olmadığını biliyoruz, mülkiyetin olmadığı durumlarda da devlet idarisini ele geçirmiş zümrenin kendini kayırdığı tarihte defalarca görülmüştür.)

Özetle, benim yıllardır bu konuda okuduğum kitaplar beni şu noktaya getirdi: Ne Sosyalizm ne de Kapitalizm pratikte işe yaramadı. Bizim daha adil, çalışanın hakkını aldığı ama başkasının hakkını gasp etmeye imkan tanımayan, bireysel yaratıcılıklarını körükleyip, kendilerini gerçekleştirebildikleri ama bunu para için yapmadığı yeni sistemlere ihtiyacımız var. Literatürdeki karşılığı sosyal kapitalizm ya da pazar sosyalizmi’ne yakın. (İskandinavya’daki sistem şu anda Dünya’daki en ideal sistem olarak gözüküyor. Ama onun kendine has durumları var. Çok iyi eğitim, kültür derecesi ve petrol gelirleri olması ile birlikte Dünya’nın beta ülkesini yaşayıp, bizim yüzlerce sene karşılaşacağımız problemleri çözüyorlar.) Neyse konuyu dağıtmayayım ve uzatmayayım. Cevabım belli: Gerçek sorun Ali Koç’un da dediği gibi Kapitalizm! ve Paradigma Değişmeli.

2- Bayram değil seyran değil Ali Koç neden böyle bir açıklama yaptı?

Ali Koç’un yeni nesil lider çıkışlarını takdir ediyorum. Daha adil bir sistem için adım atılması için konuşmak bile bir başlangıçtır. İlk olarak Ali Koç, Engels’e mi, Bakunin’e mi özeniyor acaba diye düşündüm. Tabii konumu sebebiyle ne sosyalist ne anarşist olabilir. Belki de Çiçek Çocuk olmanın ilk adımlarıdır bu 🙂

Tabii Ali Koç’un bu konuşmayı yapmasının nedeni Çiçek Çocuk olması ya da Sosyalist olması değildi. Dünya Tarihi üzerine çok araştırma yapmış, teorileri (özellikle Marx) okumuş bir kişi olarak şu konu net: Bu sistem sürdürülebilir değil, kendi kendini yiyecek.

Ali Koç’un ülkemizde başlattığı tartışma Dünya’da yaklaşık 10 senedir çok yoğun olarak tartışılıyor. Hem de en azılı Kapitalistler tarafından çünkü işin ucu kendilerine dokunuyor. Bu konuda kitap olarak 2013’te okuduğum New Capitalist Manifesto’yu çok tavsiye ederim. Konuyu en özet geçen konuşmayı 2012 yılında paylaşmıştım (maalesef İngilizce) Dolar milyarderi Venture Capitalist Nick Hanauer’in yapmıştı. 5 dakikalık TED Konuşması TED tarafından fazla muhalefet bulunmuş ve siteye yüklenmemişti. Özetinde ise şunu anlatıyordu:

Ben dolar milyarderiyim ama kaç tane kot giyebilirim, midem ne kadar yemek alabilir, kaç arabaya binebilirim? Eğer güçlü bir orta sınıf olmazsa bu sistem çöker. (Kendi kendini yer)

Ben ülkenin sisteminin daha adil bir hale gelmesi için hiç durmadan çalışmaya hazırım. Belki de geleceğim burada. O yüzden günün tartışmasını Ali Koç’un başlatmasından dolayı çok memnunum. Bu daha başlangıç, mücadeleye devam 🙂

Ekleme:

İtiraflarım Videosu

Bilen bilir, hiç programa/videoya çıkmam. Yıllar sonra gelen bir istisna oldu; pek sevdiğim abilerimden Burak Günbal, beni davet etti. Ben de severek katıldım.

İş üzerinden çok hayat üzerine bir sohbet oldu. Belki sindirmem gereken, kendime bile itiraf edemediğim konular vardı konuşmaya hazır olmadığım; hepsi ağzımdan dökülüverdi: Girişimcilikte nasıl başarısız oldum, şanslı başlangıçlar yapıp nasıl  “çuvalladım”, hayatta inişler, çıkışlar, sevinçler, hayal kırıklıkları, bazen umut dolu bazen zor zamanlar, keyifler, sancılar…

Çoğumuzun geçtiği o yoldan geçerken ben neler yaşadım, nasıl başa çıktım, hangi sonuca vardım? 30’lu yaşların başındaki anlam arayışında hangi noktaya geldim ve bundan sonra ne yapmak istiyorum? Hepsi 17 dakikalık bu videoda. İlginizi çekerse izleyin, bu yazının altına yorum yazın, Twitter’dan cevap atın ya da bir şekide geri bildirim verin lütfen…

Gayri Safi Milli Mutluluk

“Gayri Safi Milli Mutluluk” üzerine araştırıyorum bir süredir. İnsanı ne mutlu eder, bu mutluluk toplumlara ölçeklenebilir mi? Mevcut sistemin ölçümlediği gibi büyük oranda ekonomik göstergelere bakmak, bunu öncelik olarak belirlemek, bu hedeflere ulaşırken çevreyi kirletmek vs. gibi konulara göz yumulması ne kadar ahlaki? gibi binlerce soru var aklımda.

Sonuç olarak; az kişinin refaha sahip olduğu, toplumun büyük bir kısmını daha da mutsuz eden Dünyadaki mevcut sistem ideal bir sistem mi? Değilse, çözüm önerileri ne? Bu konuya bir bakış açısı Bhutan’ın Budist Kralı’ndan gelmiş. Gayri Safi Milli Mutluluk hakkında bilgi edinmeye başlamak isterseniz konuyu en basit haliyle anlatan yukarıdaki videoyu izleyebilirsiniz. 

Ek olarak , Caner Taslaman’ın aşağıdaki tespitini de yerinde buluyorum.

Benim görüşüme göre ideal sistemi henüz tecrübe etmedik. “Gayri Safi Milli Mutluluk” ise Dünya’da henüz emekleme aşamasında bile olmayan bu konuya bir başlangıç teşkil edebilir.

E-ticaretin Geleceği ve Aşılması Gereken 3 Önemli Nokta

Google Wallet ve Ödemelerden sorumlu Başkan Yardımcısı Osama Bedier’in 2011 yılında yaptığı 8 dakikalık sunum ticaretin temellerini ve geleceğini anlamak için çok önemli. Ne diyor Osama? Özetle:

İnternet 95’lerden beri çok yol kat etti. Durağan, çok linki sitelerden istediğimizi hemen bulduğumuz sitelere geçiş yaptık. (Yahoo ile Google arasındaki farkı düşünün) Ama ticaret hala aynı, neredeyse hiç değişmedi. Hala tarayıcımızdan bir sürü ürüne bakıyoruz, sepete ekliyoruz, tonla bilgi giriyoruz sonra da bu ürünlerin eve gelmesini bekliyoruz. 15 sene öncesi neyse şimdi de o. İşte önümüzdeki birkaç sene içerisinde bu çok ciddi şekilde değişecek.

Nasıl? Mobilin gücü, lokasyonun önemi, kişiselleştirme teknolojisi… (Aslında SOLOMO trendinden bahsediyor) Alışveriş yapan kişilerin %75’i daha önce aldıkların ürünlerin reklamını tekrar tekrar gördüklerini söylüyor. Aynı kişiler ailesinden birinin ya da bir arkadaşının tavsiye ettiği ürünü almaya 20 kat daha fazla eğilim gösteriyor. Demek ki burada büyük fırsatlar var.

Peki online ile offline arasındaki köprüyü nasıl kuracağız? Online’ın avantajı, sınırsız seçim ve en iyi fiyat. Offline’ınki ise ürüne dokunma ve hemen alıp, eve götürme. Bu köprüyü kurmamız ve dezavantajları avantaja çevirmemiz için 3 şey gerekiyor.

1. Ödemeler Dijital Olmalı. Bütün kredi kartları, Bankamatik, sadakat kartları, hediye kartları, hepsi buluta taşınmalı. Ve kartılarım istediğim dükkanda kullanmam için hazır olmalı. (Önemli: Google Wallet ile ilgili yazımı buradan okumanızı öneririm)

2. Stoklar herkese açık şekilde buluta taşınmalı ve orada yaşamalı. Online ya da offline aradığımı, stok bilgisini gerçek zamanlı bulmalı ve ister dükkandan istersem internetten hemen sipariş verip, tedarik edebilmeliyim. (Eticaret’te online sipariş ver, offline’da (öde ve) teslim al trendi konulu New York Times yazısını buradan okuyabilirsiniz.)

3. Online kimliğimiz olmalı ve online’da site site gezip her birine ayrı ayrı kayıt olma fikri artık son bulmalı. (Login with Facebook’u ve diğer online kimlikleri daha iyi kullanmalıyız. Kullanıcı deneyimlerini iyileştirmeliyiz. Süreçleri kendi veri tabanımızın avantajına değil, son tüketicinin avantajına olacak şekilde yeniden kurgulamalıyız. Amazon’un ürün geliştirme yaklaşımı yani tersine çalışmayı örnek almalıyız. Tersine çalışma’da süreç müşteriden başlar, fikir ve ürünle sona erer.)

Peki ticaretin geleceği nerede? Aslında 50 sene öncesinde neredeyse, orada. Sadece bunu teknolojik olarak daha ölçeklendirebilir hale getirmeliyiz. “Örneğin, Ali Bakkal’a gittiğimde, Ali beni tanıyor, bana ismimle hitap ediyor, hoşgeldin diyor. Taze peynir geldi, mutlaka denemen lazım, ayrıca babanın en sevdiği ekmek de var. Peki Zeytin var mı? Hayır ama aşağıdaki dükkanda var, oradan alabilirsin ama bekleyebilirsen ben perşembe günü sizin eve çırakla yollarım. Yanıma para almayı unutursam, Ali diyor ki, önemli değil abi, hesaba yazarım.”

Teknoloji geliştikçe biz bu deneyimi kaybettik. Peki neden bu deneyimden vazgeçeyim? Teknoloji burada anlatılan büyük sorunları çözebilir ve bu deneyimi geri getirebilir. Sorun teknoloji değil, teknoloji zaten burada, asıl sorun bu teknolojilerin beraber çalışmaması.

Önümüzde ticaretin, özellikle eticaretin en heyecan verici yılları var. Bu yukarıdaki noktalar yavaş yavaş gerçekleşiyor. Adım adım düşündüğümüzde 1. noktaya yapabileceğimiz çok fazla şey yok, burası Google gibi şirketlerin alanı, 2. nokta ise yavaş yavaş da olsa gerçekleşiyor. Ama en hızlı hayata geçirilebilecek olan 3. nokta. Login with Facebook entegre etmekten, yeni nesil ürün geliştirme yaklaşımlarının benimsenmesi belki de kısa vadede bir eticaret girişiminde en önemli farkı yaratan değişim olacak. Ve tüm bunlar olduğunda Webrazzi Eticaret Konferans’ında sunduğum Sosyal Ticaret örneklerine bir adım daha yaklaşmış olacağız.

Not: Bu yazım Webrazzi’de yayınlanmıştır.

Oyun Oynayarak Daha İyi Bir Dünya Yaratabilir miyiz?


Bilgisayar oyunlarının çoğunun zaman kaybı olduğunu düşünürüm. Çoğu zaman popüler olmuş bir oyunun “gamification” kurgularına bakar, birkaç saatimi geçirir, çıkarım. Yalnız, bu konuşma bakış açımı biraz değiştirdi. Daha doğrusu açımı genişletti.

Madem HAFTADA 3 milyar dakikasını oyunlara harcayan çok büyük bir kitle var. Bu kişileri sanal değil, gerçek dünya sorunlarını çözmek için nasıl kullanabiliriz? Cevabı 20 dakikalık bu TED Videosunda, ben çok etkilendim, umarım siz de etkilenirsiniz. Türkçe altyazı seçeneği mevcut.

Sosyalin Mantığını Kavramak

Sosyalin mantığını tam olarak kavradığımızda, bunu sadece (şu anda yapıldığı gibi) kampanyalara uyarlamanın göreceli olarak çok ufak bir vizyon olduğunu göreceğiz. Şu anda tam anlamı ile medyaya uyarlanmış bu yeni iletişim şekli, pazarlamayı, markaları, ticareti ve eninde sonunda siyaseti değiştirecek. Sosyal ağlar ve sosyal medya, toplumları daha da ileri taşımak için varılan bir son nokta değil, büyük vizyonları gerçekleştireceğimiz bir geleceğin başlangıcı. Zamanı geldiğinde kararların ortak alındığı yeni bir siyasi sistem önereceğim. Ve daha iyi bir gelecek yaşayacağız, buna yürekten inanıyorum.

Atatürk’ün Bize Görev Verdiği Sorumlulukları Yerine Getirebiliyor muyuz?

Herkes ulusal görevini ve sorumluluğunu bilmeli, memleket meseleleri üzerinde o düşünceyle, düşünüp çalışmayı görev edinmelidir. “Mustafa Kemal ATATÜRK”

Atatürk’ün yerine getirmemiz gereken çok sözü var. Bu ülke için yapabileceğimiz ve yapacağımız çok şey var. Yukarıdaki görevi  başarmak için çok çalışmalı, bu yolda, bu uğurda ilerlemeliyiz. Biz birey olarak ilerlemedikçe, toplum olarak da ilerlememiz çok zor. Bu yazıyı okuyan herkese, haddim olmayarak şunu tavsiye ederim:

Eğer illa ki bir görev yerine getireceksek, bunun anlamlı bir görev olmasını sağlayalım. Bu da genellikle bize verilen değil, bizim seçimimizle olabilecek bir durum. Bu ülkeye faydalı bir şey yapalım. Yapacaklar listemizde “bizden daha gençlere faydalı olmak, bu ülkenin ilerlemesini sağlamakta katkıda bulunmak gibi” maddelerimiz olsun.

 

Bir öğretmen çocuğu olarak ben elimden geldiğince eğitimler veriyorum. Üniversitelerde ders verdiğimi zaten biliyorsunuz. Önümüzdeki hafta ise bambaşka bir heyecan başlıyor: “Yeteneğe Destek, Yaratıcı Ekonomiye Destek” programında Türkiye’nin 4 bir yanından binlerce genç arasından seçtiğimiz 20 gence tam bir hafta e-ticaret eğitimi vereceğim. Bu konuda Markafoni.com’dan, sahibinden.com gibi şirketlerde yöneticilik yapan arkadaşlarım gelip yardımcı olacaklar, tecrübelerini paylaşacaklar. Böylesine güzel amaçları olan Kurumsal Sosyal Sorumluluk projelerinde üstelik ücret alarak projenin bir parçası olmak benim için büyük mutluluk. Bu proje ile ülkenin gençlerinin gelişmesine yardımcı olacağım. Buradaki gençler, ileride kendi şirketlerini kuracaklar,  Yeni Ekonomiler yaratacaklar ve bu zincir böyle devam edecek.  Ve eminim geçmişte olduğu gibi gelecekte de Atatürk’ün dediği gibi”Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacak.”

E-ticaretin Geleceği: Facebook, Google, Walmart ve Sosyal Ticaret -1

Bu ülkenin ticarete atılmak isteyen yetenekli gençleri çok şanslı bir dönemde. Sebebi ise ticaretin, Dünya tarihinde değişmediği kadar değişme arefesinde olması. Emareleri yeni yeni görülmeye başlayan yeni bir ekosistem oluşuyor ve benim görüşüm e-ticaret, klasik ticareti ne kadar değiştirdi ise sosyal ticaret de (en azından) e-ticareti o kadar değiştirecek.  Sosyal ticaretin dünyayı çok değiştireceğini benim naçizane görüşüm olduğunu düşünüyorsanız çok yanılıyorsunuz. Bunu ben değil, Facebook’un kurucusu Mark Zuckerberg söylüyor.

Bu konudaki bir diğer önemli şirket ise Google. Eric Schmidt’e Bir Sonraki Facebook sizce ne olacak sorusuna verdiği yanıt aşağıda. Bir sonraki Facebook; Sosyal, Lokal ve Mobil’i en iyi şekilde harmanlayan start-up’lar arasından çıkacak diyor. Tabii ki bunları söylemek için Mark Zuckerberg ya da Eric Schmidt olmaya gerek yok. Bunları ilerideki yazılarımdaki savlarımı güçlendirmek için bir giriş olarak kabul edin.

Google ve Facebook’un dışında özellikle Walmart tarafında inanılmaz gelişmeler var, bu konuya çok büyük yatırımlar yapıyorlar. Sosyal ticaret ile ilgili 15 ay önce Sosyal İletişim, CRM ve Ticaret yazısını yazmıştım. Eylül ayında ise aşağıdaki twiti attım.

Bu twitten sonra bu sektördeki birçok kişi Walmart’ın neden listede olduğunu sordular. Yazılarımı okuyan, önemseyen ve değer veren herkese çok teşekkür ediyorum. Sektörde önde gelen birçok kişiye kendimce nedenlerini anlattım.(Birçoğunu ikna edemedim, şimdilik)

Neden Walmart? Bir sonraki yazımın konusu bu. Bir sonraki yazı gelene kadar lütfen şunu düşünün: Şans eseri ticaretin Dünya tarihinde hiç olmadığı kadar hızlı değişeceği bir döneme denk gelseydin, ne yapıyor olurdun?

Güncelleme: Lütfen serinin ikinci ve üçüncü yazısını da okuyun.

Promoqube’den Ayrılıyorum

Önce, beraber çalıştığım arkadaşlarıma yazdığım maili aşağıda yayınlayayım, sonra nedenlerine ve ne yapmak istediğime geleceğim:

“Uzun bir yazı olacak bu belli. Uzun zaman beraber çalıştığımız için belki de. Öncelikle Promoqube’ün ilk çalışanı olarak başladığım bu yolda 2 yıl sonra ayrılıyoruz. Ayrılma kararı zor, yürek burkucu ama olması gerektiği gibi aslında.

En başta yakın çalıştığım Korhan ve Özgür olmak üzere hepinize yürekten teşekkür. Ayrılırken bile verdikleri destek göz yaşartıcı, söyledikleri sözler onore edici. Allah herkese böyle bir işten ayrılık nasip etsin.

Bu süreçte birçok ilki beraber yaşadık. Birçoğunuz ile ilk görüşmeyi ben yaptım, uzun zaman beraber aynı ekipte çalıştık, fikir aldık, fikir verdik.  Müşteri tarafında, Sense, Kampanyalar, Reklamlar tarafında şu anda fatura kestiğimiz ne varsa, ilk olarak alma, deneyimleme ve devretme şansı bulduğum için kendi adıma şanslıyım.

Bugün görüyorum ki bir masa etrafında 3-4 kişi başladığımız bir yolculuk 4 kata sığmaz olmuş, yaklaşık 55 kişi devam ediyor. Türkiye’deki özellikle ajans dünyasını düşündüğünüzde inanılmaz bir gelişme. Hepimiz bunun bir parçası olduğumuz için şanslıyız, bu kadar gelişmede en ufak bir katkım olduysa ne mutlu bana.

İş hayatımızının daha çok başındayız. Hepinizle tekrar görüşürüz, konuşuruz.  Bana her zaman ulaşabilirsiniz. Soru sormak istediğiniz, danışmak istediğiniz her konuda bana danışabilirsiniz.
Bu süreçte herhangi birinizi kırdıysam özür dilerim. Hiç bir kötü niyetim olmadığını umarım anlamışsınızdır. Sizinle çalışmaktan çok keyif aldım ve ömrümün her 2 yılı umarım en az geçtiğimiz 2 yılı kadar keyifli olur.”

Evet, işte böyle. Bu kararda etkili olan gelişmelerden bir tanesi yeni baba olmam, bir diğeri de doğru zaman olduğuna inanmamdı. Geçtiğimiz 2 sene boyunca, bir kez bile “Keşke başka bir yerde çalışssaydım” dememem benim en büyük şansımdı.

Önümüzdeki dönemde ise odaklanacağım 2 konu var: Birincisi, eğitimler. Bu haftadan itibaren Yeditepe Üniversitesi’ne hoca oldum. MBA altında Yeni Ekonomi ve Pazarlama İletişimi Yüksek Lisans Dersi veriyorum. Bunun dışında 2010 yılının sonlarında başladığım Kadir Has Üniversitesi’ndeki eğitimlerimiz devam ediyor. Şirketlere sosyal medya ve dijital pazarlama eğitimleri veriyorum. Büyük konferanslara, seminerlere konuşmacı olarak katılmaya devam edeceğim. Galatasaray, Boğaziçi gibi üniversitelerde önümüzdeki dönemde konuk hoca olarak yer alacağım. Yani, bir parçam her zaman akademinin içinde olacak, öğrendiklerimi paylaşacağım, toplumdan aldığımı tekrar topluma vermek için küçük adımlar atacağım.

İkinci odaklanmak istediğim konu ise uzun zamandır üzerine düşündüğüm Sosyal Ticaret. (Ağustos 2010 tarihli yazım.) Şu anda Türkiye’de (ve Dünya’da) çok az bilinen yeni nesil ticaretin Türkiye’deki (ve umarım Dünyadaki) öncüsü ve sektör kurucularından bir tanesi olmak için çalışmalar yapıyorum. Yakın zamanda bu bloğun daha sosyal ticaret üzerine olacağını göreceksiniz ve umuyorum ki yazıları okuduktan sonra yeni fırsatlar konusunda bana hak vereceksiniz. Belki de sonrasında beraber çalışacağız, belli mi olur?

Bu süreçte yanımda olan tüm dostlarıma, arkadaşlarıma ve bu bloğun okuyucularına sonsuz teşekkürler. Söylediğim gibi, her 2 senemiz, geçtiğimiz 2 sene kadar keyifli olsun 🙂

←Önceki