Bilgeliğin tanımına bir dergide rastladım. Çok beğendim: Bilgelik; hayata ait büyük resme ve neyin önemli, ahlaki ve anlamlı olduğuna ilişkin devamlı surette evrilen, değişen, gelişen bir anlayış ve bunlara yönelik sürekli bir merak ve büyülenme halidir; bilgelik, bu anlayışı, gerek kişinin kendisi gerekse de başkaları için yaşam gönencinin artırılması yönünde kullanma isteği ve kabiliyetini de kapsar.
Einstein’ın başarı formülü: “A=X+Y+Z”. A başarı, X çalışmak, Y çalıştığı konuyu oyun gibi görmek ve Z konuşmak yerine üretmek
Bazı kitaplar arkadaşlarım gibi. Bitince üzülüyorum, bitmesin diye okumuyorum aylarca…
Fazla odaklanmak sizi körleştirir (Too much focus will make you blind) (Endgame’den)
Hiçbir zaman para için bir şey yapmadım; bir şey yaptım, para etti. Ona ben bir şey diyemem Cem Yılmaz
En büyük ahlaksızlık olabileceği kadar olamamak, yapabileceği kadar yapamamaktır. Bu topluma verebileceğimiz kadar vermemektir. Ahmet İnam en favori insanlarımdan.
NFC (Near Field Communication) muhtemelen hayatımızı kısa vadede en değiştirecek teknolojilerden bir tanesi. Bunun için iPhone 4S yerine, iPhone 5 çıkmasını çok bekledim. Sebebi iPhone 5′in NFC ile birlikte gelecek olmasıydı. Bu arada NFC gelse nerede kullanacağım? Ben NFC’nin gelmesinden ziyade daha çabuk yaygınlaşmasını istiyorum. iPhone 5 ısrarım bundan.
Twitter’da “Trending Topic” olmak gazeteye manşet olmaktan daha önemli hale gelecek yakın gelecekte. TT olan konular manşet olacak yani.
İnsanlar karanlıktan değil, içindekinden; yüksekten değil, düşmekten korkar.
Sosyal sorunların bir cogu içinde bir is fırsatı barındırıyor. Daha anlamlı bir iş yapmamız için daha çok beklememize gerek yok belki de?
Kaybolduğunu düşünenler için: Kaybolmazsak, asla yeni bir yol bulamayız. John Littlewood
Bugün 2012’nin ilk iş günü. Twitter’da pazartesi sendromu söylemleri tavan yapmış. Ben ise ne yapacağımı düşünüyorum. Akşam için Google’dan, Ajanslardan arkadaşlar ile görüşeceğiz. Ama sabah da yalnız kalmak istiyorum. Evden çıkarken ne yapsam konulu bir münazara yaşadım kendi içimde. Aynı iş hayatındaki öğlen nerede yesek konulu tartışmalar gibi…
Neyse, sabah çıktım, otobüs durağında biraz bekledim, trafik var her zamanki gibi. Şöyle dedim şehirden uzak bir yere gitsem ama aklıma da bir yer gelmedi. Kadıköy otobüsü geldi, atladım, Kadıköy’de karar veririm dedim. Kadıköy’e geldim, bir baktım Adalar Vapuru yanaşıyor. Hemen atladım, insan gözünün önündeki seçenekleri nasıl değerlendiremiyor bir kez daha şahit oldum.
Hava mükemmel. Benim mükemmel hava kriterim vapurdaki açık alanda kaç kişi oturduğu. Ve yer yok. 2 Ocak 2012 ve vapurun açık alanında ayakta yer yok. İndim aşağıya, martılara simit attım (evet, yaptım bunu) Sonra Kınalıada’da indim. Oturacak, çay içecek bir yer aradım ama bulamadım, her yer kapalı. Kış aylarında buralara kimse gelmezmiş. Ne yazık!
Sahilde yosunların kokusunu içime çektim, denizde taş sektirdim, denize bakarken, martıları dinledim, neler anlatıyorlar acaba? İnsana keyif veren bu martıların hiçbirinin Jonathan (Livingstone) olmamasındaki çelişkiyi düşünürken oturdum sahildeki banka, bu yazıyı yazıyorum.
Evden çıkarken eşim sordu, nereye gidiyorsun diye, Kendimle buluşmaya dedim. Bazen gelmez buluşmaya, gelse de konuşmak istemez, bugün geldi. Keyfi yerinde, bana sorular soruyor, elimden geldiğince cevaplıyorum. Yoğun iş hayatı, aile hayatı, sosyal hayat derken hiç vakit ayıramıyorDum kendime. Artık, kısa bir sure için de olsa bu fırsatım var, müteşekkirim sahip olduğum her şeye…
Paylaşmayı seçtiğim konulardan dolayı –doğal olarak- hep kalender, her zaman keyfi yerinde bir kişi zannedilirim. Çoğu zaman için doğru olsa da her zaman değil. Keyifli olduğum zamanları sosyal ağlarda çok paylaşırım. Acılı zamanlarımı ise hiç paylaşmam. Çok arkadaşım uyardı beni mutluluğumu paylaşmamam konusunda, vazgeçmedim. Mutluluğun paylaştıkça arttığına inanırım da acıların paylaştıkça azaldığına inanmam. Geçen sene bugün dünyada en sevdiğim insanlardan babannemin üstüne toprak atıyordum mesela. Bir sene sonra tarih aynı olsa da yaşanan gün ne kadar farklı.
Bugün de amacım 2011’in muhasebesini yapmak, 2012’de neyi nasıl yapacağımı düşünmek ve yazmaktı. Bu yazıya kısmetmiş, başlığı değiştirmedim belki de yazarım böyle bir yazı. 2012’de daha iyi insan olmak istiyorum hepsi bu. Phronesis’e bir adım daha yaklaşmak, bir fark yaratmak için harekete geçmek istiyorum. 2011, felaketlerle dolu bir yıl olsa da, (özellikle ülkemiz için) beni mahçup etmedi. Zaten benim bir yerde mutlu olmamam çok zor. Ölümler, sağlık sorunları olsa da her şey olması gerektiği gibiydi. Ne eksik, ne fazla.
Çok sevdiğim işimden ayrıldığım, baba olduğum bir yıl 2011. 2012’nin bir bölümünü (dini ve akademik anlamından bağımsız olarak) “Sabbatical” geçirmeye karar verdim ayrılırken. Yani kendimi dinleyeceğim, daha çok kitaplara ve öğrenmeye vakit ayıracağım. Bu, yıllık izin gibi bir şey değil, yıllık izinde tüm süreçler devam eder, cebine mailer gelmeye devam eder. Bu çok farklı bir şey. Hayatımın geri kalanı büyük ihtimalle en az şu ana kadar geçtiği kadar yoğun geçecek. O yüzden 2012’nin bir kısmını biraz çocuğumla vakit geçirmeye, yurtdışı seyahatleri yapmaya, öğrenmeye ve daha çok insan tanımaya ayırıyorum. Tanıdığım her insan hayatıma renk katıyor. Bazıları siyah katsa da biliyorum onlara da ihtiyacımız var.
2012 için dileğim şu: Beyazlarımızın, siyahlarımızın ve morlarımızın eksik olmadığı bir yıl olsun, herkese sağlık, mutluluk, huzur getirsin… Amin.
Oyunlardan çok hoşlanan bir insan değilim. Bir çoğunun zaman kaybı olduğunu düşünürüm. Çoğu zaman popüler olmuş bir oyunun “gamification” kurgularına bakar, birkaç saatimi geçirir, çıkarım. Yalnız, bu konuşma bakış açımı biraz değiştirdi. Daha doğrusu açımı genişletti.
Madem HAFTADA 3 milyar dakikasını oyunlara harcayan çok büyük bir kitle var. Bu kişileri sanal değil, gerçek dünya sorunlarını çözmek için nasıl kullanabiliriz? Cevabı 20 dakikalık bu TED Videosunda, ben çok etkilendim, umarım siz de etkilenirsiniz. Türkçe altyazı seçeneği mevcut.
Bilen bilir, tüm teknolojik aletlerim Apple’dır, aksini almayı şimdilik düşünmedim. Steve Jobs’ı çok sever(d)im. Di’li geçmiş zaman artık sevmediğim için değil, vefat ettiği için. Hatta, bunu söylemek bile benim için üzücü.
Geçenlerde Harvard Business Review’da gördüğüm makalenin başlığı şuydu: “Steve Jobs’ı değil, Bill Gates’i kendinize idol alın” Tüm önyargım ile ve “Hadi lenn” edası ile okumaya başladım. Makalenin sonunda görüşlerim 180 derece değişti. Sizin de okumanızı şiddetle tavsiye ederim. Ben aşağıda bir özetini geçeyim:
Hem Bill hem Steve dünyaya inanılmaz değiştirdi. İkisinin de dünyanın görmüş olduğu en büyük dahilerden olduklarına şüphe yok. Yalnız aralarında bir fark vardı. Tam da mobil dönüşümün başladığı yıllar olan 2006′da Steve Jobs tüm dehasını ve enerjisini daha iyi ürünler yapmak için harcarken, Bill Gates Microsoft’taki görevini bıraktı. Ve tüm dehasını ve enerjisini Afrika’daki çocukların açlığını sonlardırmaya, sıtma gibi hastalıklara çare bulmaya adadı.
Steve Jobs, dünyayı daha güzel hale getirdi ve nispeten şanslı olan bizim gibi milyarlarca insana dokundu, insanlar onu çok sevdi. Bill Gates ise sesi olmayan milyarlarca insana dokunmayı seçti. Şimdi tekrar soruyorum iş hayatı, kullanıcı deneyimi, tasarım gibi spesifik konularda değil, daha büyük bir resimden bakarsak insan olarak kimi örnek almalıyız?
1982' de doğdum. İstanbul ve Marmara'dan sonra İngiltere' de Pazarlama okudum. Blogumda 2006 yılından beri Yaratıcılık, Pazarlama, Reklamcılık ve Tasarım konularında "Değişik Düşünce'lerimi" paylaşıyorum. Bana hasan (at) hasanbasusta (nokta) com adresinden her zaman ulaşabilir, daha fazla bilgi için "buraya" tıklayabilirsiniz.