UNESCO Gastronomi Şehri Gaziantep’te Ne Yedik, Ne İçtik?

Hafta sonu Accor Hotels’in davetiyle Gaziantep’deydik. Öylesine güzel hatıralar ile dolu bir gezi oldu ki bu. Öncelikle ekipten bahsetmem lazım. Sonrasında ise yemeklerden. Başka yerde tanıma imkanım olmayan bir sürü arkadaş tanıdım. Olabildiğince özet geçeceğim.

Gaziantep ekip

Ben üst basamakta en sağdan ikinciyim. Sol yanımda olan kişi harbiyiyorum.com. Bütün Gaziantep ve Şanlıurfa’yı bu işin kitabını yazmış biri ile gezmek büyük şans.

Organizasyonu gerçekleştirenler Vizesizgeziyorum.com Aykut Aslantaş + sehirnotlari.com yani Sony Dijital Pazarlama Yöneticisi Berk, İstanbul Modern’in Dijital Pazarlama Yöneticisi Gizem’e ayrıca teşekkürler. Bütün hafta sonu o kadar yoruldular, o kadar fazla emek sarf ettiler ki…

Oburcan’ı es geçmek tabii ki olmaz; iki muhteşem göz Unilever Dijital Pazarlama Yöneticisi Hakan Yaşar ve 15 saniyelik video çekimleri‘ne bayıldığım Mehmet Ali, Criteo’dan Görkem, iProspect’ten Kübra, Noa’dan Melodi, yakında Youtube kanalı ismini bol bol duyacağınız Merlin Mutfakta, başarılı reklam filmleri yönetmeni Özkan, kurumsal dünyayı bırakıp gerçek dünyayı gezen Gezgin Çift, ve gerçek bir ilham kaynağı Güneş Akdoğan.

Güneş’e ayrı blog yazısı yazmak isterim. Sadece şunu söylesem nedenini anlarsınız sanırım: Güneş, bir gün İstanbul’daki evinden çıkıyor, havaalanına gidiyor, en ucuz bilet nereye var diye bakıyor, ilk ucuz uçak Belgrat’a, oraya uçuyor ve Belgrat’ta bir dağ köyünde yaşamaya başlıyor. 1,5 senedir orada yaşadığı deneyimler, yürüyerek Dünya’yı gezmesi daha neler, neler… Ben dinlemekten ve sohbet etmekten çok keyif aldım, inşallah başka bir yazıda anlatırım. Ya da siz benim anlatmamı beklemeyin kendisinden dinleyin.

Neyse gelelim konumuza, bizi bir Gaziantepli olan Aykut gezdirdi. Uçaktan iner inmez, Zeugma Müzesi’ne gittik. Hem kültür turu hem de yemek turu oldu bu. Bir midenin limitini zorlayacak bir yemek turu.

Normalde pek yemek yazan, fotoğraflarını çekip yayınlayan biri değilim, biliyorsunuz. Ama bu sefer başka. Bu sefer İstanbul’da hiç tatmadığım bambaşka lezzetlerden bahsedeceğim. Ve bir gün Gaziantep’e giderseniz İstanbul’daki ortalama bir Restaurant’tan çok daha uygun fiyata yiyebileceğinizi anlatmak istiyorum. Eşimle hep bu konuyu konuşuruz. Bir keresinde Mardin’e gitmiştik, 4 günlüğüne. Araba kiralayıp çevre illere de gitmiştik bu 4 günde ama yazısını yazamamıştım. Gaziantep ile bu yazılarıma başlıyorum. Devam edip etmeyeceğimi sizin ilginiz gösterecek. 

Gaziantep, UNESCO City of Gastronomy. #bizegöregaziantep

A photo posted by Hasan Basusta (@hasanbasusta) on

Geçtiğimiz senelerde bütün tatil mantığım şunun üzerineydi: Bir yıl boyunca çalışıyorum, iyi bir tatil köyünde 1 hafta – 15 gün yatayım. (Ne kadar sığ bir mantık) Fikrimi değiştiren şeylerden biri bir bilimsel araştırma oldu. Araştırmaya göre insanlar en çok tatile çıkma fikrini düşündüğünde, onunla ilgili hayaller kurduğunda, hayallerini planlara dönüştürdüğünde mutlu oluyorlar. Tatilin kendisi bile bu mutluluk seviyesini yakalayamıyor. Bütün tatil/gezi paradigmam bu araştırmayı okuduğumda değişti. Uzun tatillerden, kısa ama sık gezilere geçiş böyle başladı. Bunu bir yaşam stiline dönüştürmek gerektiğini böyle anladım. Aynı mantık hayatın büyük kısmında da geçerli. Şu yazımda, İyimserlik Eğilimi başlıklı çok iyi bir TED Konuşması var. Gene bir bilimsel araştırmada: Hayalindeki ünlünün seni ne zaman öpmesini istersin sorusuna öğrenciler ne cevap veriyorlar? Hemen / 24 Saat / 3 Gün/ 1 Yıl / 10 Yıl… sorusunda optimum süre 3 gün. Çünkü insanı mutlu eden şey o anı düşünmek.

Optimum mutluluk

Türkiye’nin büyük kısmını görme şansım oldu. Marmara, Akdeniz ve Ege sahil sahil, kıyı kıyı görüp, bildiğimiz yerler. Çocukken babamlar da gezdirirdi ama o gezilerin çoğunda deneyimlerimi hatırlamadığım için saymıyorum. Bilinçli olarak, araştırarak gezdiklerimden bahsediyorum. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu çok merak ediyordum. Askerliğimi Siirt’te yaptım. 6 ay boyunca, Siirt’in her köşesini ezberledik. Komşu şehirleri; Batman’ı, Diyarbakır’ı, Mardin’i gördüm. Gaziantep ve ucundan Şanlıurfa ile o bölgede daha fazla merak ettiğim bir yer kalmadı. Türkiye’de ise bir tek Karadeniz Bölgesi’ni görmeyi çok istiyorum. Zonguldak’tan ötesini göremedim. Araba ile (ya da motor) Batum’a kadar gidesim var ama henüz öyle bir planımız yok.

Dönelim konumuza: Kebapçı Halil Usta nasıl bir lezzetmiş, böyle bir et yemedim. O nasıl bir Küşleme? Bu Dünya’da tadılması gereken lezzetlerden. Olur da bir gün Gaziantep’e giderseniz, (bizim yaptığımız gibi) ilk gideceğiniz yer burası olsun.

Zeugma Mozaik Müzesi tam bir kültürel zenginlik. Bizim aklımıza Komagene diyince Çiğ Köfteci, Roma diyince dondurma geliyor. Oysa, binlerce yıl önce topraklarımızdan çıkan sanat ve tarihi öğrenmek geleceğe daha iyimser bakmama, güncel tartışmalardan kendimizi koparıp, büyük resme odaklanmamı sağlıyor.  Müzeyi gezerken şunu düşündüm: Geleceği etkilemenin yolu güncel, sistemin bizi içine çektiği tartışmalara boş yorumlar yapmak değil, kendi çevremizde, kendi yeteneklerimiz çerçevesinde, elimizdeki malzemelerle eserler üretmek.

Tostçu Erol’a bir uğradık. Kendisi sosyal medyayı en iyi kullanan tostçu. Daha önceden Tostçu Mehmet olarak biliyorduk kendisini. İçerideki masa ile Facebook’tan konuşuyordu. Çok sunumda örnek vermişliğim de vardır. Süper bir arkadaş. Tostumuzu yiyip, beklerken kendisinden çektiğiniz fotoğraflarda beni etiketleyin, Snapchat’i takip edin, IFTTT kullanın gibi öneriler aldık, gerçek 🙂

Baklavalarımızı Elmacıpazarı Güllüoğlu’nda kaçak çay eşliğinde yedik.

Menegiç Kahvemizi Tahmis’te…

Tam artık tek bir lokma bile yiyemeyiz dediğimiz noktada Çıtır Lahmacun’a uğradık, patlıcanlı pardon balcanlı lahmacunların tadına baktık.

A photo posted by gezgincift (@gezgincift) on

Akşam Yemeği’ni Aşiyan Gaziantep Mutfağı’nda yedik. Kuru dolmalar, Saray Kebabı (Ayva + İncik), tatlılar. Ben çoğunun tadına bakamadım bile.

Cumartesi gününü otelde kokteylde sonlandırırken, bizi misafir eden NovOtel Gaziantep yöneticisi ile sohbet ettik.

Gezgin konuklarımız yorucu bir günün sonrasında, Novotel Gaziantep havuzbaşında… #bizegöregaziantep #accordingtous

A photo posted by AccorHotels Türkiye (@accorhotels_tr) on

Sabah Beyran (çorba ama etli pilav gibi) yemeye gelecekler ile 8.00’de lobide buluşmak için sözleştik. 8.30’da Metanet Lokantası’ndaydık.

Sabah kahvaltısı: Beyran #bizegöregaziantep

A photo posted by Hasan Basusta (@hasanbasusta) on

Bu da Beyran’ın yapılışı:

Tahmis Kahvesi’nde kahvemizi içtikten sonra Köşk Kebap’ta Ciğer yedik. Sonrasında Koçak Baklava’dan baklava ve fıstıklarımızı alıp oradan doğru Akşam Simidi’ne. Orada yediğim Simit Katmer’in çıtırtısını ve tadını ömrüm boyunca zor unuturum.

Hemen sonrasında da Orkide Pastanesi’ne uğrayıp Peynirli Pide ve Batma Kaymak’ımızı yedikten sonra Halfeti, Şanlıurfa’ya doğru yola çıktık. Bu arada saat daha 12.30 bile olmamıştı.

Yol üstünde giderken tepeden Drone ile çekim yapmak için durduk. Halfeti sürreal bir yer. Tekne ile Fırat Nehri üzerinde yolculuk yaptık.

Drone ile Halfeti çekimi by @15.rec #bizegöregaziantep #accordingtous

A photo posted by Hasan Basusta (@hasanbasusta) on

Halfeti’ye “Saklı cennet ya da “Kayıp kent” de deniyor. Müthiş bir taş mimarisi ve tekne turunda bize anlatılan bir sürü efsanesi var. Baraj yapıldıktan sonra birçok yerleşim yeri sular altında kalıyor; tekne turu da aslında bu binaların, ağaçların üstünde yapılıyor. Bunların en ünlüsü de kubbesi suyun altında, minaresinin bir kısmı su üstünde kalan cami.

Sular altında kalmış cami, bir klasik. #bizegöregaziantep

A photo posted by Hasan Basusta (@hasanbasusta) on

Dönüşte de gene Fırat’ın kenarında Patlıcan Kebap’ımızı yiyip, havaalanına yetişiyoruz. Ve bu benim sonraki 36 saat boyunca yediğim en son şey oluyor. Tekrar gidecek olsam bu kadar kısa süre içerisinde bu kadar çok şey yemeye çalışmaz, ya da en azından hepsinden tadımlık bir şeyler alırdım. Oysa, bir kere Gaziantep’e gelmişiz, yiyebildiğim kadar yiyeyim kadar düşündüm. (Bir sığ mantık daha) Özetle, bence Gaziantep’e en az 3-4 gün ayrılmalı. Eğer 1-2 gün için oradaysanız yukarıdaki listenin bir kısmını elemenizde fayda var.

Gene de listeyi törpülemenizi değil, birkaç gün daha fazla ayırmanızı öneririm, pişman olmazsınız 🙂

Herkese iyi gezmeler!

Digital Age Yazım: Hedef Pazarınız İçin Sosyal Veriyi Nasıl Kullanırsınız?

Aşağıdaki yazım Mayıs 2016 Digital Age dergisinde yayınlanmıştır:

2009 yılının sonları. Türkiye’deki büyük markaların 2010 bütçesine ilk defa Sosyal Medya kalemi eklenecek. Ben Ajans tarafındayım. Henüz Türkiye’de sosyal medyanın ne olduğu tam bilinmiyor, üst düzey yöneticilerin globalden gelen yönlendirmeler ve yurtdışındaki önemli konferanslardan duydukları kadarıyla Sosyal Medya önemli bir şey olmalı…

Bunun dışında da pek bir şey bilinmiyordu. Biz Türkiye’nin en büyük markalarına bu konuda ne yapmaları gerektiğini söyleyen taraftayız ama doğrusunu söylemek gerekirse biz de pek bir şey bilmiyorduk. Ama hızlı öğreniyorduk. En büyük avantajımız da buydu. Öğrendiklerimi de Webrazzi gibi platformlarda düzenli olarak yayınlıyordum. Hızlı tecrübe ediniyor, daha çok yanlış yapıyor, herkes düşünüp harekete geçene kadar biz iki ileri bir geri şeklinde daha hızlı ilerliyorduk. Strateji benim kariyerimi üstüne kurduğum bir kavramdı ama burada aşırı stratejik olmanın marjinal faydası çok düşüktü. Her şey o kadar hızlı ilerliyordu ki, Tom Peters’in de dediği gibi durum Hazır, Nişan al, Ateş konumundan Ateş, Ateş, Ateş konumuna gelmişti.

Böylesi hızlı ilerleyen bir şeyin, hızlı tüketilmesi de kaçınılmazdı. Sosyal medyayı birkaç sene içerisinde bir şeyler yapalım seviyesinden Guru çıkartacak seviyeye getirdik çok şükür! Bu konu dijital pazarlamanın diğer kanalları gibi meta (commodity) olmaya başladı. Artık eski bütçeler yok, sosyal medya iletişimi yapmanın bütçesi 250 TL pazarlığında.

Böylesi bir durumda benim önümüzdeki dönemde gördüğüm iki büyük fırsat alanı var. Birincisi veri odaklı dijital pazarlama, ikincisi hikaye anlatımı (storytelling) Bu yazı birincinin konusu, belki bir başka yazıda da hikaye üzerine yazarım.

Her iyi pazarlama profesyonelinin bildiği gibi ideal pazarlama müşteri içgörüsünden başlar. Müşterilerimizi daha iyi nasıl tanıyabilmenin ilk adımı bu. Sosyal medya veri dolu, müşterilerimizin verisi. Formlarda doldurtmak için bütçe harcadığımız, odak gruplarında ağızlarından almak için taklalar attığımız verilerden bahsediyorum. Peki bu veriler nasıl izinli bir şekilde alınır, ne işimize yarar ve biz bu verileri legal bir biçimde nasıl kullanabiliriz?

Önce Web Analiz Araçları

En efektif yöntemlerden bir tanesi sosyal medyadan da önce şirketin web analiz aracına bakmaktır. Hele de bir e-ticaret siteniz varsa. Bu araç Türkiye’deki çoğu şirkette Google Analytics’tir. Bu işin başlangıç seviyesinde bile Analytics ziyaretçilerinizin ve müşterilerinizin en çok hangi ürünlerle ilgilendiklerini, hangi sayfalara bakıp, hangilerinden direkt olarak çıktığını gösterir. Buradaki davranışssal veri doğru analiz edilebilirse dönüşüm optimizasyonu taktikleri ile şirketin karlılığına ciddi katkı sağlayabilir.

Bir Kriz Önleyici Olarak Sosyal Veri

Sosyal medya ise bu işin 2. aşamasıdır. Birçok marka sosyal medya takip yazılımı kullanır. Bu sosyal medya takip yazılımları, belirlediğiniz anahtar kelimelerde insanlar neler konuşuyor size sunar ve raporlar. Böylece marka olarak herhangi bir kriz durumunda çok daha önceden haberdar oluruz. Amacımız krize dönüşebilecek durumları çok daha öncesinden çözüme kavuşturmak, hakkımızda olumlu konuşulanların da yayılımını sağlamaktır.

Sosyal Veri İle Müşteri İçgörüsü Nasıl Elde Edilir?

Yani sosyal veriyi öncelikle kriz önlemek için kullanıyoruz. Peki, sosyal medyada markamız hakkında nasıl konuşuluyor? Sosyal medya takip yazılımı ile önümüze bir yığın veri getiriyor. Sonrasında ise bu veriler olumlu / olumsuz / nötr diye etiketleniyor. Bunu yapan yazılımlarda var ama hala %100 güvenirliğe ulaşmadığı için genelde bu aşamaya fiziksel olarak bir insan dahil oluyor. Sonrasında ise markamız ile ilgili bu konuşmalar hangi departman ile ilgili? Ürün ile ilgili mi bir konu mu var, müşteri ilişkileri ile mi ilgili, işin hukuksal bir boyutu mu var gibi ayrımlara gidiliyor. Ülkemizde birçok büyük marka ile çalıştım, bazılarında adım adım bu konunun şirketin ana stratejilerine etki edecek kadar önemli bir konu hale getirilmesinde mesai harcadım. Çoğu ise bu dijital dönüşümün başlangıç adımlarını atıyor. Çok konuşulan CDO (Chief Digital Officer) titri ile bu konunun öneminin artacağına ve hem veri odağı hem de müşteri içgörüsü konusunda hızlı ilerleneceğini düşünüyorum.

Hangi Verilere Erişebiliriz?

Gene 2010’lara geri dönelim. O zamanlar sosyal medyada kampanya yapma dönemiydi. Ve biz de ama küçük ama büyük her ay onlarca kampanya yapıyorduk. Bu kampanyaları anlatırken de şunu söylüyorduk. Artık önemli olan sizi kaç kişi takip ettiği değil yani kaç hayranınız, takipçiniz olduğu değil, sizin kaç kişi takip ettiğiniz. Bu verileri elde etmenin yolu da şuydu: Müşterilerine bir fayda sun, karşılığında uygulama izni al, yani izinli bir şekilde verilerine erişim izni al ve bu veriyi onlara daha iyi hizmet vermek için kullan.

Sadece Facebook profilinde isim, soyad, doğum günü, medeni hali, lokasyonu, ilgilendiği konular gibi birçok veriye erişebiliyorduk. Twitter’da ve Bloglarında hangi konuda ne düşündüğünü söylemekle birlikte, analiz etmesi çok daha zordu. Linkedin profilinde ise kişinin geçmişini, hangi okullarda okuduğunu, nerede çalıştığını görüyorduk. Öncelikle bu süreç, ağırlıklı olarak Facebook uygulamaları üzerinden, sonrasında ise gene ağırlıklı olarak Facebook’la giriş yapılan mikro siteler üzerinden dönmeye başladı. Veri toplama süreçlerini ve kampanyaları başarıyla yerine getirdiysek de çoğu zaman veriyi düzgün kullanamadık. Bu veriler Excel’de kaldı, çoğu da çöp oldu. Çünkü bu veri, işlenmemiş ham veriydi, işleyip değerli bir maden haline getirmek gerekiyordu. Bu verilere hala benzer yöntemler ile ulaşabiliyoruz. Şimdi ise veriyi işleme zamanı. O zaman için belki erkendi, şimdi ise tam zamanı.

Veri Madenciliği

Bu verileri düzgün kullanmak için aynı kömür madenlerindeki gibi diplere dalmak, yığınla taşın arasından değerli madenleri bulmak zorundayız. Ülkemizde bu işin uzmanı hala az. Sonuç olarak ortaya çok güzel işler çıkmaya daha yeni başladı. Ayrıca başarılı örnekler görmek için illa ki sosyal medya verisi olmasına gerek yok. Yemek Sepeti’nin “Fakat İyi Yedik” işi son yıllarda en beğendiğim işlerden. Burada Yemek Sepeti hesabımızla giriş yapıyor ve yıllar içerisinde ne kadar yemek yediğimiz gibi birçok detayı görüyoruz. Hem teknik olarak hem de strateji olarak başarılı ender işlerden.

Gerçek Zamanlı Deneyim Kişiselleştirmesi

Bu işlerin yakın gelecekteki en güzel örnekleri ise sosyal verileri alıp, kişiye özel gerçek zamanlı kişiselleştirme yapabilmesi ile oluyor. Şahsen ben de bir girişimimi bunun üzerine kurmuş, doğru zamanda doğru kişiye doğru ürünü göstermeye odaklanmıştık. Eticaretin nimetlerinden faydalanarak da milyon dolarlık bir değer yaratacağımızı öngörmüştük. Bir dönem fena da gitmedik aslında, iyi cirolar yaptık, ekibi 10 kişiye çıkardık ama sonrasında istediğimiz gibi gitmedi ve kapattık. Sonrasında ise bu iş için henüz erken olduğuna karar verdik ve ümitlerimizi bir başka bahara bıraktık. Artık şartlar daha da olgunlaşıyor, almak istediğimiz bir çok hizmeti SAAS (Software as a Service) olarak sunan tonla araç mevcut ve insanlar verisinin sahipliği konusunda daha da bilinçli.

Mahremiyet Konusu: CIA bu hesaplara bakıyormuş!

Cem Yılmaz’ın bu konuya değindiği super bir stand-up bölümü var. Şunu anlatır Cem Yılmaz: Ulan sen, Kazlıçeşme sahilinde mangal yapan bir adamsın, n’apsın olm CIA senin hesabını? İnsan oğlu bu aksiyonu seviyor, hedefi de yüksek tutuyor ha: Sİ – AY – EY

Kişinin özel bilgilerinin isteği dışında markaların eline geçmesi tehlikeli mi? Yüzde yüz. İllegal mi? Çoğu zaman. Bu konuda komplo teorisi çok; ama sizi rahatlatacak bir şey söyleyeyim: Eğer kanun kaçağı, çok gizli bilgileri olmayan benim gibi ortalama bir vatandaşsanız bu konuda büyük endişelere gerek yok.

Oyunu Kurallarına Göre Oynamayan Oyun Dışı Kalacak!

Özetle, sosyal veri toplamasını ve kullanmasını bilenin elinde harika bir araca dönüşüyor. Marka tarafında karlılığı ve sadakati arttırırken, müşteriye de avantajlardan yararlanma ve zaman kazandırma açısından fayda sağlıyor. İki taraflı kazan-kazan sağlanıyor. Aksi takdirde ise sistem doğru çalışmıyor. Bize düşen oyunu kurallarına oynamak. Bu gerçeğe rağmen oyunu kurallarına göre oynamayı reddedenler er ya da oyun dışı kalacak çünkü.

100 Sene Önce Atatürk’ün Vizyonu vs. Bir Güncel Siyaset İkonu Olarak Kanada Başbakanı

Kanada Başbakanı günümüzde Dünya’nın en popüler siyaset ikonu. Yaptığı şeyse, önceden hazırlanmış sorulara önceden hazırlanmış cevaplar vermek. Örneğin yukarıdaki videoda Kuantum Bilgisayarların çalışma prensibini anlatıyor.

PR amaçlı yaptığı eylemler Dünya’da büyük övgü topluyor. Özellikle de bizim gibi iyi eğitimli, bilimi takip eden kişiler tarafından. Çok sıradışı bir kişilik olduğu belli. Bilim adamı ile bilim adamı, çocukla çocuk olabiliyor.

Aşağıda Yoga’nın zor hareketlerinden ‘Mayura Rasa’yı (el bilekleri üzerinde yere paralel yükselme hareketi) yaparken zorlanmadığını görüyoruz.

Kendisi atletik, yakışıklı, sporcu, sanatı takip eden, kültürlü, kadınlara karşı saygılı yani muasır medeniyet seviyesinin görmek istediği Başbakan. Aşağıdaki son bir örnekle konuyu toparlayayım. Biz diyor, kendimizi feminist olarak tanıtmaktan korkmamalıyız. Kızlarımız kadar oğullarımıza da bu kültürü aşılamalıyız.

Şimdi gelelim bizim ülkemize. Bu sefer örnek günümüzden değil, 100 sene öncesinden geliyor. Dünyadaki muasır medeniyet seviyesine gelmiş politikacıları günümüz Türkiye politikacıları  ile değil, ancak Atatürk ile karşılaştırmak uygun olur.

Benzer örnekler üzerinden gidelim. Kanada Başbakanı’nın gururla anlattığı matematiksel formüller üzerine Atatürk’ün kitapları var. Bugün kaçımız Atatürk’ün Geometri Kitabı yazdığından, birçok terimi Türkçe’ye kendisinin kazandığından haberdarız acaba?

Atatürk matematik geometri

Aşağıda da 24 Haziran 1926’dan bir fotoğraf görüyoruz. Karşıyaka Spor Kulübü’nde Bayan Tenis maçı izliyor.

Atatürk tenis spor

Atatürk sadece spor izlemiyor. 1930’larda yüzerken, kürek çekerken o kadar çok fotoğrafı var ki.

Atatürk yüzme spor kürek

Müzik dinliyor, kahvesini tellendiriyor 🙂

atatürk müzik kahve

Tiyatro, Bale, Opera gibi konularda görüşü belli. Bir insanın 80 sene önce şunları hayata geçirme ihtimali neydi acaba?

Tiyatro, opera, bale sanatlarının alt yapısı oluşturulurken, yeni oyun ve operalar yazılması, bestelenmesi konusu gündeme geldi. Atatürk, Cumhuriyet dönemi güzel sanatlar çalışmalarının kaynağını Türk tarihinin, Türk halk kültürünün ve Cumhuriyet’in getirdiği yeni değerlerin oluşturmasını istiyordu. Bu amaçla, bazı oyunların konula­rını bizzat kendisi vermiş, bu oyunların metinlerini bir dramaturg gi­bi inceleyip düzeltmiş, ilk temsillerinde de hazır bulunmuştur. (Kaynak)

Müze geziyor, resim inceliyor, tiyatro izliyor, konserlere gidiyor, heykeltraşlarla sohbet ediyor. Kitap sevgisine girmiyorum bile…

atatürk tiyatro bale opera

Atatürk müze sanat heykel

Örnekleri çoğaltmak mümkün. Tabii ki Atatürk’ü günümüzün herhangi bir Türk politikacısı ile karşılaştırmak komik olur. Muasır medeniyetler seviyesindeki Dünya’nın nereye geldiğini gördükçe, bu vizyona 100 sene önce erişen bir liderin, her şeye rağmen ülkesini değiştirme çabasına insan gerçekten hayret ediyor.

Kanada Başbakanı’nın Feminizm ilgisini gördük. Şimdi 1 dakikalık saygı duruşuna geçip lütfen şu soruyu iyi düşünün:

İsviçre Medeni Kanunu’nu örnek alarak 1926 Anayasası oluşturulan bir ülkede kadınların seçme seçilme hakkı Türkiye’de 1930’larda, İsviçre’de 1971’de kabul ediliyorsa;

Acaba Atatürk günümüzde yaşasaydı biz nasıl bir ülkede yaşıyor olurduk?

Cevaplarınızı #AtatürkYaşasaydı hashtag’i ile https://twitter.com/hasanbasusta/ ‘ya gönderebilirsiniz.