Başusta Eğitim ve Danışmanlık Şirketimi Kurdum

Bana en çok sorulan sorulardan biridir: Neler yapıyorsun? Başka Bir Kariyer Mümkün Konferansı’nda anlattığım gibi bir yerde SSK’lı bir işin olmamasının tipik sorunu ne yaptığının bilinmemesi.

Girişimcilik maceramda 1 milyon TL’nin üzerinde para batırmamın tecrübe anlamında bana kattığı en önemli ders ise şu oldu: Elindeki ürünün pazara uymuyorsa (Product-Market Fit) o işe girme. Pazarı ürüne değil, ürününü pazarın ihtiyaçlarına göre şekillendir. Kariyerim boyunca Pfizer, Türk Telekom, Finansbank, İş Bankası, Hepsiburada gibi kurumlarla çalıştığım için bana sürekli olarak gelen 2 tane sevdiğim iş vardı: Dijital Pazarlama Eğitmenliği ve Danışmanlıkları.

Bir süredir “Gider Makbuzu” vs. ile yaptığım bu işleri, 2016 Ağustos ayında resmiyete döktüm ve “Başusta Eğitim ve Danışmanlık” şirketini kurdum.

Yaptığım 2 ana iş var.

    1. Dijital Pazarlama Eğitimleri: Türkiye’deki büyük kurumların ve ajansların dijital pazarlama departmanlarını eğitiyorum. Bence Türkiye’nin en iyi ekibiyle birlikte SEO, SEM (Adwords, Youtube, Facebook reklamları), Analytics, Sosyal Medya ve E-mail Pazarlaması anlatıyoruz. Genelde 2 tam gün sürüyor. Geçenlerde Doğuş Medya’ya ve 4Play Mobil Pazarlama Ajansı’na bu eğitimi verdik. Bu hafta da Adidas’a.

Adidas Group’a Dijital Pazarlama Eğitimi veriyoruz bugün.

A photo posted by Hasan Basusta (@hasanbasusta) on

2. Sosyal Medya Danışmanlığı: 2 tane müşterim var. Biri İtalyan. Bütün konuşmaları Skype üzerinden yürütüyoruz, e-mail ve acil durumlarda telefon tüm ihtiyacımızı görüyor. Bu markalarda ağırlıklı olarak Facebook iletişimini ve reklamlarını yürütüyorum.

Bu işlerim şimdilik haftamın 3-4 gününü alıyor. Danışmanlık için 2016 sonuna kadar 1 müşteri daha alacağım. Eğitim ise sürekli devam edecek.

Eğer buraya kadar okuduysanız ve beraber çalışabileceğimizi düşünüyorsanız [email protected] ‘a bir mail atmanız yeterli.

Başka Bir Kariyer Mümkün Videosu

Marketing Meetup’ta çok güçlü bir konuşmacı listesi vardı. Garanti Bankası, Nivea, Migros, Samsung, n11 gibi Türkiye’nin en büyük şirketlerinin üst düzey yöneticileri. 850 kişilik salonda yer yoktu…

Şu yazımda bu konferansta nelerden bahsedeceğimi anlatmıştım. Şimdi videosunu yayınlıyorum. Şu ana kadar en ilgi çeken, geri bildirim alan konuşmalarımdan biri oldu. Sizin de ilginizi çektiyse bana her zaman ulaşabilirsiniz.

23 Dakikalık Videoda şu sorulara cevap aradık:

Kurumsal kariyer bizim tek seçeneğimiz mi?

Bilgisayarımızı alıp, deniz kenarında istediğimiz bir yerde çalışmak mümkün değil mi?

Mümkünse nasıl mümkün?

Bunun maddi / manevi külfetleri nelerdir?

Herkes sizi kendi kalıplarının içine sokmaya çalışırken bu baskılara nasıl dayanacağız?

Bize sürekli konferanslarda anlatıldığı gibi çok başarılı olmak, çok paralar kazanmak zorunda mıyız?

Aileden zengin olmayanlar, kira gelirleri olmayanlar için çıkar yol ne olabilir?

Az sayıda sevdiğimiz arkadaşlar ile az sayıda keyif alabileceğimiz iş yapmak bir kariyer hedefi olamaz mı?

Sevdiğimiz işi yaparak, kendimizi geçindirebilecek kadar para kazanamaz mıyız?

Ya da, çocuğumuzla daha fazla vakit geçirmeyi kendimize bir kariyer hedefi olarak koyamaz mıyız?

Acaba Bodrum’a mı yerleşsek, ufak bir cafe açsak, domates yetiştirsek?

Kendi şartlarımızda nasıl çalışabiliriz?

Ruh halimizi nasıl düzenlemeliyiz? Analitik insanlar kişiler için Csikszentmihalyi’n Akış’ı (Flow) ve Seligman bize ne anlatıyor? 

İş hayatında tükenmekten (Burn-out)  ve sıkıntıdan patlamaktan (Bore-out) nasıl kurtulabiliriz?

İdeal senaryomuz ne?

Benim hayata geliş amacım bu muymuş? Daha çok telefon satmaya, deterjan satmaya mı gelmişim acaba diye sorgulamaya başladığımızdan itibaren ne yapmalıyız?

Bir anda mevcut kariyerimizi çöpe atıp, her şeye sıfırdan mı başlayalım yani?

Tek başına (solopreneur) çalışmak, bireysel olarak kurumsallaşmak mantıksız mı?

Anlamlı bağlantıları nasıl yaratabiliriz?

Çok sayıda insanla temasta olmak insanın mutlululuğunu arttırır mı? Yoksa binlerce insanla temasta olmak yerine bir avuç insanla mı temasta olmak daha iyidir?

Nicelik mantığından nitelik mantığına geçmenin zamanı gelmedi mi?

Ben verdiğim Dijital Pazarlama Eğitim’leri ve kurduğum Kitap Kulübü’nde neler yapıyorum, burada bahsettiğim konuları nasıl uyguluyorum?

Yeni Dünya nereye doğru gidiyor?

Fast-food’dan daha slow-food’a geçiş varken, daha hızlı hayattan daha yavaş hayata geçiş varken,

Ben bu hayata geldim ve bu hayatı keyifli bir şekilde yaşayacağım diyenler için hızlı kariyerden yavaş kariyere geçmeyi seçmek yanlış bir seçim mi?

UNESCO Gastronomi Şehri Gaziantep’te Ne Yedik, Ne İçtik?

Hafta sonu Accor Hotels’in davetiyle Gaziantep’deydik. Öylesine güzel hatıralar ile dolu bir gezi oldu ki bu. Öncelikle ekipten bahsetmem lazım. Sonrasında ise yemeklerden. Başka yerde tanıma imkanım olmayan bir sürü arkadaş tanıdım. Olabildiğince özet geçeceğim.

Gaziantep ekip

Ben üst basamakta en sağdan ikinciyim. Sol yanımda olan kişi harbiyiyorum.com. Bütün Gaziantep ve Şanlıurfa’yı bu işin kitabını yazmış biri ile gezmek büyük şans.

Organizasyonu gerçekleştirenler Vizesizgeziyorum.com Aykut Aslantaş + sehirnotlari.com yani Sony Dijital Pazarlama Yöneticisi Berk, İstanbul Modern’in Dijital Pazarlama Yöneticisi Gizem’e ayrıca teşekkürler. Bütün hafta sonu o kadar yoruldular, o kadar fazla emek sarf ettiler ki…

Oburcan’ı es geçmek tabii ki olmaz; iki muhteşem göz Unilever Dijital Pazarlama Yöneticisi Hakan Yaşar ve 15 saniyelik video çekimleri‘ne bayıldığım Mehmet Ali, Criteo’dan Görkem, iProspect’ten Kübra, Noa’dan Melodi, yakında Youtube kanalı ismini bol bol duyacağınız Merlin Mutfakta, başarılı reklam filmleri yönetmeni Özkan, kurumsal dünyayı bırakıp gerçek dünyayı gezen Gezgin Çift, ve gerçek bir ilham kaynağı Güneş Akdoğan.

Güneş’e ayrı blog yazısı yazmak isterim. Sadece şunu söylesem nedenini anlarsınız sanırım: Güneş, bir gün İstanbul’daki evinden çıkıyor, havaalanına gidiyor, en ucuz bilet nereye var diye bakıyor, ilk ucuz uçak Belgrat’a, oraya uçuyor ve Belgrat’ta bir dağ köyünde yaşamaya başlıyor. 1,5 senedir orada yaşadığı deneyimler, yürüyerek Dünya’yı gezmesi daha neler, neler… Ben dinlemekten ve sohbet etmekten çok keyif aldım, inşallah başka bir yazıda anlatırım. Ya da siz benim anlatmamı beklemeyin kendisinden dinleyin.

Neyse gelelim konumuza, bizi bir Gaziantepli olan Aykut gezdirdi. Uçaktan iner inmez, Zeugma Müzesi’ne gittik. Hem kültür turu hem de yemek turu oldu bu. Bir midenin limitini zorlayacak bir yemek turu.

Normalde pek yemek yazan, fotoğraflarını çekip yayınlayan biri değilim, biliyorsunuz. Ama bu sefer başka. Bu sefer İstanbul’da hiç tatmadığım bambaşka lezzetlerden bahsedeceğim. Ve bir gün Gaziantep’e giderseniz İstanbul’daki ortalama bir Restaurant’tan çok daha uygun fiyata yiyebileceğinizi anlatmak istiyorum. Eşimle hep bu konuyu konuşuruz. Bir keresinde Mardin’e gitmiştik, 4 günlüğüne. Araba kiralayıp çevre illere de gitmiştik bu 4 günde ama yazısını yazamamıştım. Gaziantep ile bu yazılarıma başlıyorum. Devam edip etmeyeceğimi sizin ilginiz gösterecek. 

Gaziantep, UNESCO City of Gastronomy. #bizegöregaziantep

A photo posted by Hasan Basusta (@hasanbasusta) on

Geçtiğimiz senelerde bütün tatil mantığım şunun üzerineydi: Bir yıl boyunca çalışıyorum, iyi bir tatil köyünde 1 hafta – 15 gün yatayım. (Ne kadar sığ bir mantık) Fikrimi değiştiren şeylerden biri bir bilimsel araştırma oldu. Araştırmaya göre insanlar en çok tatile çıkma fikrini düşündüğünde, onunla ilgili hayaller kurduğunda, hayallerini planlara dönüştürdüğünde mutlu oluyorlar. Tatilin kendisi bile bu mutluluk seviyesini yakalayamıyor. Bütün tatil/gezi paradigmam bu araştırmayı okuduğumda değişti. Uzun tatillerden, kısa ama sık gezilere geçiş böyle başladı. Bunu bir yaşam stiline dönüştürmek gerektiğini böyle anladım. Aynı mantık hayatın büyük kısmında da geçerli. Şu yazımda, İyimserlik Eğilimi başlıklı çok iyi bir TED Konuşması var. Gene bir bilimsel araştırmada: Hayalindeki ünlünün seni ne zaman öpmesini istersin sorusuna öğrenciler ne cevap veriyorlar? Hemen / 24 Saat / 3 Gün/ 1 Yıl / 10 Yıl… sorusunda optimum süre 3 gün. Çünkü insanı mutlu eden şey o anı düşünmek.

Optimum mutluluk

Türkiye’nin büyük kısmını görme şansım oldu. Marmara, Akdeniz ve Ege sahil sahil, kıyı kıyı görüp, bildiğimiz yerler. Çocukken babamlar da gezdirirdi ama o gezilerin çoğunda deneyimlerimi hatırlamadığım için saymıyorum. Bilinçli olarak, araştırarak gezdiklerimden bahsediyorum. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu çok merak ediyordum. Askerliğimi Siirt’te yaptım. 6 ay boyunca, Siirt’in her köşesini ezberledik. Komşu şehirleri; Batman’ı, Diyarbakır’ı, Mardin’i gördüm. Gaziantep ve ucundan Şanlıurfa ile o bölgede daha fazla merak ettiğim bir yer kalmadı. Türkiye’de ise bir tek Karadeniz Bölgesi’ni görmeyi çok istiyorum. Zonguldak’tan ötesini göremedim. Araba ile (ya da motor) Batum’a kadar gidesim var ama henüz öyle bir planımız yok.

Dönelim konumuza: Kebapçı Halil Usta nasıl bir lezzetmiş, böyle bir et yemedim. O nasıl bir Küşleme? Bu Dünya’da tadılması gereken lezzetlerden. Olur da bir gün Gaziantep’e giderseniz, (bizim yaptığımız gibi) ilk gideceğiniz yer burası olsun.

Zeugma Mozaik Müzesi tam bir kültürel zenginlik. Bizim aklımıza Komagene diyince Çiğ Köfteci, Roma diyince dondurma geliyor. Oysa, binlerce yıl önce topraklarımızdan çıkan sanat ve tarihi öğrenmek geleceğe daha iyimser bakmama, güncel tartışmalardan kendimizi koparıp, büyük resme odaklanmamı sağlıyor.  Müzeyi gezerken şunu düşündüm: Geleceği etkilemenin yolu güncel, sistemin bizi içine çektiği tartışmalara boş yorumlar yapmak değil, kendi çevremizde, kendi yeteneklerimiz çerçevesinde, elimizdeki malzemelerle eserler üretmek.

Tostçu Erol’a bir uğradık. Kendisi sosyal medyayı en iyi kullanan tostçu. Daha önceden Tostçu Mehmet olarak biliyorduk kendisini. İçerideki masa ile Facebook’tan konuşuyordu. Çok sunumda örnek vermişliğim de vardır. Süper bir arkadaş. Tostumuzu yiyip, beklerken kendisinden çektiğiniz fotoğraflarda beni etiketleyin, Snapchat’i takip edin, IFTTT kullanın gibi öneriler aldık, gerçek 🙂

Baklavalarımızı Elmacıpazarı Güllüoğlu’nda kaçak çay eşliğinde yedik.

Menegiç Kahvemizi Tahmis’te…

Tam artık tek bir lokma bile yiyemeyiz dediğimiz noktada Çıtır Lahmacun’a uğradık, patlıcanlı pardon balcanlı lahmacunların tadına baktık.

A photo posted by gezgincift (@gezgincift) on

Akşam Yemeği’ni Aşiyan Gaziantep Mutfağı’nda yedik. Kuru dolmalar, Saray Kebabı (Ayva + İncik), tatlılar. Ben çoğunun tadına bakamadım bile.

Cumartesi gününü otelde kokteylde sonlandırırken, bizi misafir eden NovOtel Gaziantep yöneticisi ile sohbet ettik.

Gezgin konuklarımız yorucu bir günün sonrasında, Novotel Gaziantep havuzbaşında… #bizegöregaziantep #accordingtous

A photo posted by AccorHotels Türkiye (@accorhotels_tr) on

Sabah Beyran (çorba ama etli pilav gibi) yemeye gelecekler ile 8.00’de lobide buluşmak için sözleştik. 8.30’da Metanet Lokantası’ndaydık.

Sabah kahvaltısı: Beyran #bizegöregaziantep

A photo posted by Hasan Basusta (@hasanbasusta) on

Bu da Beyran’ın yapılışı:

Tahmis Kahvesi’nde kahvemizi içtikten sonra Köşk Kebap’ta Ciğer yedik. Sonrasında Koçak Baklava’dan baklava ve fıstıklarımızı alıp oradan doğru Akşam Simidi’ne. Orada yediğim Simit Katmer’in çıtırtısını ve tadını ömrüm boyunca zor unuturum.

Hemen sonrasında da Orkide Pastanesi’ne uğrayıp Peynirli Pide ve Batma Kaymak’ımızı yedikten sonra Halfeti, Şanlıurfa’ya doğru yola çıktık. Bu arada saat daha 12.30 bile olmamıştı.

Yol üstünde giderken tepeden Drone ile çekim yapmak için durduk. Halfeti sürreal bir yer. Tekne ile Fırat Nehri üzerinde yolculuk yaptık.

Drone ile Halfeti çekimi by @15.rec #bizegöregaziantep #accordingtous

A photo posted by Hasan Basusta (@hasanbasusta) on

Halfeti’ye “Saklı cennet ya da “Kayıp kent” de deniyor. Müthiş bir taş mimarisi ve tekne turunda bize anlatılan bir sürü efsanesi var. Baraj yapıldıktan sonra birçok yerleşim yeri sular altında kalıyor; tekne turu da aslında bu binaların, ağaçların üstünde yapılıyor. Bunların en ünlüsü de kubbesi suyun altında, minaresinin bir kısmı su üstünde kalan cami.

Sular altında kalmış cami, bir klasik. #bizegöregaziantep

A photo posted by Hasan Basusta (@hasanbasusta) on

Dönüşte de gene Fırat’ın kenarında Patlıcan Kebap’ımızı yiyip, havaalanına yetişiyoruz. Ve bu benim sonraki 36 saat boyunca yediğim en son şey oluyor. Tekrar gidecek olsam bu kadar kısa süre içerisinde bu kadar çok şey yemeye çalışmaz, ya da en azından hepsinden tadımlık bir şeyler alırdım. Oysa, bir kere Gaziantep’e gelmişiz, yiyebildiğim kadar yiyeyim kadar düşündüm. (Bir sığ mantık daha) Özetle, bence Gaziantep’e en az 3-4 gün ayrılmalı. Eğer 1-2 gün için oradaysanız yukarıdaki listenin bir kısmını elemenizde fayda var.

Gene de listeyi törpülemenizi değil, birkaç gün daha fazla ayırmanızı öneririm, pişman olmazsınız 🙂

Herkese iyi gezmeler!

Digital Age Yazım: Hedef Pazarınız İçin Sosyal Veriyi Nasıl Kullanırsınız?

Aşağıdaki yazım Mayıs 2016 Digital Age dergisinde yayınlanmıştır:

2009 yılının sonları. Türkiye’deki büyük markaların 2010 bütçesine ilk defa Sosyal Medya kalemi eklenecek. Ben Ajans tarafındayım. Henüz Türkiye’de sosyal medyanın ne olduğu tam bilinmiyor, üst düzey yöneticilerin globalden gelen yönlendirmeler ve yurtdışındaki önemli konferanslardan duydukları kadarıyla Sosyal Medya önemli bir şey olmalı…

Bunun dışında da pek bir şey bilinmiyordu. Biz Türkiye’nin en büyük markalarına bu konuda ne yapmaları gerektiğini söyleyen taraftayız ama doğrusunu söylemek gerekirse biz de pek bir şey bilmiyorduk. Ama hızlı öğreniyorduk. En büyük avantajımız da buydu. Öğrendiklerimi de Webrazzi gibi platformlarda düzenli olarak yayınlıyordum. Hızlı tecrübe ediniyor, daha çok yanlış yapıyor, herkes düşünüp harekete geçene kadar biz iki ileri bir geri şeklinde daha hızlı ilerliyorduk. Strateji benim kariyerimi üstüne kurduğum bir kavramdı ama burada aşırı stratejik olmanın marjinal faydası çok düşüktü. Her şey o kadar hızlı ilerliyordu ki, Tom Peters’in de dediği gibi durum Hazır, Nişan al, Ateş konumundan Ateş, Ateş, Ateş konumuna gelmişti.

Böylesi hızlı ilerleyen bir şeyin, hızlı tüketilmesi de kaçınılmazdı. Sosyal medyayı birkaç sene içerisinde bir şeyler yapalım seviyesinden Guru çıkartacak seviyeye getirdik çok şükür! Bu konu dijital pazarlamanın diğer kanalları gibi meta (commodity) olmaya başladı. Artık eski bütçeler yok, sosyal medya iletişimi yapmanın bütçesi 250 TL pazarlığında.

Böylesi bir durumda benim önümüzdeki dönemde gördüğüm iki büyük fırsat alanı var. Birincisi veri odaklı dijital pazarlama, ikincisi hikaye anlatımı (storytelling) Bu yazı birincinin konusu, belki bir başka yazıda da hikaye üzerine yazarım.

Her iyi pazarlama profesyonelinin bildiği gibi ideal pazarlama müşteri içgörüsünden başlar. Müşterilerimizi daha iyi nasıl tanıyabilmenin ilk adımı bu. Sosyal medya veri dolu, müşterilerimizin verisi. Formlarda doldurtmak için bütçe harcadığımız, odak gruplarında ağızlarından almak için taklalar attığımız verilerden bahsediyorum. Peki bu veriler nasıl izinli bir şekilde alınır, ne işimize yarar ve biz bu verileri legal bir biçimde nasıl kullanabiliriz?

Önce Web Analiz Araçları

En efektif yöntemlerden bir tanesi sosyal medyadan da önce şirketin web analiz aracına bakmaktır. Hele de bir e-ticaret siteniz varsa. Bu araç Türkiye’deki çoğu şirkette Google Analytics’tir. Bu işin başlangıç seviyesinde bile Analytics ziyaretçilerinizin ve müşterilerinizin en çok hangi ürünlerle ilgilendiklerini, hangi sayfalara bakıp, hangilerinden direkt olarak çıktığını gösterir. Buradaki davranışssal veri doğru analiz edilebilirse dönüşüm optimizasyonu taktikleri ile şirketin karlılığına ciddi katkı sağlayabilir.

Bir Kriz Önleyici Olarak Sosyal Veri

Sosyal medya ise bu işin 2. aşamasıdır. Birçok marka sosyal medya takip yazılımı kullanır. Bu sosyal medya takip yazılımları, belirlediğiniz anahtar kelimelerde insanlar neler konuşuyor size sunar ve raporlar. Böylece marka olarak herhangi bir kriz durumunda çok daha önceden haberdar oluruz. Amacımız krize dönüşebilecek durumları çok daha öncesinden çözüme kavuşturmak, hakkımızda olumlu konuşulanların da yayılımını sağlamaktır.

Sosyal Veri İle Müşteri İçgörüsü Nasıl Elde Edilir?

Yani sosyal veriyi öncelikle kriz önlemek için kullanıyoruz. Peki, sosyal medyada markamız hakkında nasıl konuşuluyor? Sosyal medya takip yazılımı ile önümüze bir yığın veri getiriyor. Sonrasında ise bu veriler olumlu / olumsuz / nötr diye etiketleniyor. Bunu yapan yazılımlarda var ama hala %100 güvenirliğe ulaşmadığı için genelde bu aşamaya fiziksel olarak bir insan dahil oluyor. Sonrasında ise markamız ile ilgili bu konuşmalar hangi departman ile ilgili? Ürün ile ilgili mi bir konu mu var, müşteri ilişkileri ile mi ilgili, işin hukuksal bir boyutu mu var gibi ayrımlara gidiliyor. Ülkemizde birçok büyük marka ile çalıştım, bazılarında adım adım bu konunun şirketin ana stratejilerine etki edecek kadar önemli bir konu hale getirilmesinde mesai harcadım. Çoğu ise bu dijital dönüşümün başlangıç adımlarını atıyor. Çok konuşulan CDO (Chief Digital Officer) titri ile bu konunun öneminin artacağına ve hem veri odağı hem de müşteri içgörüsü konusunda hızlı ilerleneceğini düşünüyorum.

Hangi Verilere Erişebiliriz?

Gene 2010’lara geri dönelim. O zamanlar sosyal medyada kampanya yapma dönemiydi. Ve biz de ama küçük ama büyük her ay onlarca kampanya yapıyorduk. Bu kampanyaları anlatırken de şunu söylüyorduk. Artık önemli olan sizi kaç kişi takip ettiği değil yani kaç hayranınız, takipçiniz olduğu değil, sizin kaç kişi takip ettiğiniz. Bu verileri elde etmenin yolu da şuydu: Müşterilerine bir fayda sun, karşılığında uygulama izni al, yani izinli bir şekilde verilerine erişim izni al ve bu veriyi onlara daha iyi hizmet vermek için kullan.

Sadece Facebook profilinde isim, soyad, doğum günü, medeni hali, lokasyonu, ilgilendiği konular gibi birçok veriye erişebiliyorduk. Twitter’da ve Bloglarında hangi konuda ne düşündüğünü söylemekle birlikte, analiz etmesi çok daha zordu. Linkedin profilinde ise kişinin geçmişini, hangi okullarda okuduğunu, nerede çalıştığını görüyorduk. Öncelikle bu süreç, ağırlıklı olarak Facebook uygulamaları üzerinden, sonrasında ise gene ağırlıklı olarak Facebook’la giriş yapılan mikro siteler üzerinden dönmeye başladı. Veri toplama süreçlerini ve kampanyaları başarıyla yerine getirdiysek de çoğu zaman veriyi düzgün kullanamadık. Bu veriler Excel’de kaldı, çoğu da çöp oldu. Çünkü bu veri, işlenmemiş ham veriydi, işleyip değerli bir maden haline getirmek gerekiyordu. Bu verilere hala benzer yöntemler ile ulaşabiliyoruz. Şimdi ise veriyi işleme zamanı. O zaman için belki erkendi, şimdi ise tam zamanı.

Veri Madenciliği

Bu verileri düzgün kullanmak için aynı kömür madenlerindeki gibi diplere dalmak, yığınla taşın arasından değerli madenleri bulmak zorundayız. Ülkemizde bu işin uzmanı hala az. Sonuç olarak ortaya çok güzel işler çıkmaya daha yeni başladı. Ayrıca başarılı örnekler görmek için illa ki sosyal medya verisi olmasına gerek yok. Yemek Sepeti’nin “Fakat İyi Yedik” işi son yıllarda en beğendiğim işlerden. Burada Yemek Sepeti hesabımızla giriş yapıyor ve yıllar içerisinde ne kadar yemek yediğimiz gibi birçok detayı görüyoruz. Hem teknik olarak hem de strateji olarak başarılı ender işlerden.

Gerçek Zamanlı Deneyim Kişiselleştirmesi

Bu işlerin yakın gelecekteki en güzel örnekleri ise sosyal verileri alıp, kişiye özel gerçek zamanlı kişiselleştirme yapabilmesi ile oluyor. Şahsen ben de bir girişimimi bunun üzerine kurmuş, doğru zamanda doğru kişiye doğru ürünü göstermeye odaklanmıştık. Eticaretin nimetlerinden faydalanarak da milyon dolarlık bir değer yaratacağımızı öngörmüştük. Bir dönem fena da gitmedik aslında, iyi cirolar yaptık, ekibi 10 kişiye çıkardık ama sonrasında istediğimiz gibi gitmedi ve kapattık. Sonrasında ise bu iş için henüz erken olduğuna karar verdik ve ümitlerimizi bir başka bahara bıraktık. Artık şartlar daha da olgunlaşıyor, almak istediğimiz bir çok hizmeti SAAS (Software as a Service) olarak sunan tonla araç mevcut ve insanlar verisinin sahipliği konusunda daha da bilinçli.

Mahremiyet Konusu: CIA bu hesaplara bakıyormuş!

Cem Yılmaz’ın bu konuya değindiği super bir stand-up bölümü var. Şunu anlatır Cem Yılmaz: Ulan sen, Kazlıçeşme sahilinde mangal yapan bir adamsın, n’apsın olm CIA senin hesabını? İnsan oğlu bu aksiyonu seviyor, hedefi de yüksek tutuyor ha: Sİ – AY – EY

Kişinin özel bilgilerinin isteği dışında markaların eline geçmesi tehlikeli mi? Yüzde yüz. İllegal mi? Çoğu zaman. Bu konuda komplo teorisi çok; ama sizi rahatlatacak bir şey söyleyeyim: Eğer kanun kaçağı, çok gizli bilgileri olmayan benim gibi ortalama bir vatandaşsanız bu konuda büyük endişelere gerek yok.

Oyunu Kurallarına Göre Oynamayan Oyun Dışı Kalacak!

Özetle, sosyal veri toplamasını ve kullanmasını bilenin elinde harika bir araca dönüşüyor. Marka tarafında karlılığı ve sadakati arttırırken, müşteriye de avantajlardan yararlanma ve zaman kazandırma açısından fayda sağlıyor. İki taraflı kazan-kazan sağlanıyor. Aksi takdirde ise sistem doğru çalışmıyor. Bize düşen oyunu kurallarına oynamak. Bu gerçeğe rağmen oyunu kurallarına göre oynamayı reddedenler er ya da oyun dışı kalacak çünkü.

100 Sene Önce Atatürk’ün Vizyonu vs. Bir Güncel Siyaset İkonu Olarak Kanada Başbakanı

Kanada Başbakanı günümüzde Dünya’nın en popüler siyaset ikonu. Yaptığı şeyse, önceden hazırlanmış sorulara önceden hazırlanmış cevaplar vermek. Örneğin yukarıdaki videoda Kuantum Bilgisayarların çalışma prensibini anlatıyor.

PR amaçlı yaptığı eylemler Dünya’da büyük övgü topluyor. Özellikle de bizim gibi iyi eğitimli, bilimi takip eden kişiler tarafından. Çok sıradışı bir kişilik olduğu belli. Bilim adamı ile bilim adamı, çocukla çocuk olabiliyor.

Aşağıda Yoga’nın zor hareketlerinden ‘Mayura Rasa’yı (el bilekleri üzerinde yere paralel yükselme hareketi) yaparken zorlanmadığını görüyoruz.

Kendisi atletik, yakışıklı, sporcu, sanatı takip eden, kültürlü, kadınlara karşı saygılı yani muasır medeniyet seviyesinin görmek istediği Başbakan. Aşağıdaki son bir örnekle konuyu toparlayayım. Biz diyor, kendimizi feminist olarak tanıtmaktan korkmamalıyız. Kızlarımız kadar oğullarımıza da bu kültürü aşılamalıyız.

Şimdi gelelim bizim ülkemize. Bu sefer örnek günümüzden değil, 100 sene öncesinden geliyor. Dünyadaki muasır medeniyet seviyesine gelmiş politikacıları günümüz Türkiye politikacıları  ile değil, ancak Atatürk ile karşılaştırmak uygun olur.

Benzer örnekler üzerinden gidelim. Kanada Başbakanı’nın gururla anlattığı matematiksel formüller üzerine Atatürk’ün kitapları var. Bugün kaçımız Atatürk’ün Geometri Kitabı yazdığından, birçok terimi Türkçe’ye kendisinin kazandığından haberdarız acaba?

Atatürk matematik geometri

Aşağıda da 24 Haziran 1926’dan bir fotoğraf görüyoruz. Karşıyaka Spor Kulübü’nde Bayan Tenis maçı izliyor.

Atatürk tenis spor

Atatürk sadece spor izlemiyor. 1930’larda yüzerken, kürek çekerken o kadar çok fotoğrafı var ki.

Atatürk yüzme spor kürek

Müzik dinliyor, kahvesini tellendiriyor 🙂

atatürk müzik kahve

Tiyatro, Bale, Opera gibi konularda görüşü belli. Bir insanın 80 sene önce şunları hayata geçirme ihtimali neydi acaba?

Tiyatro, opera, bale sanatlarının alt yapısı oluşturulurken, yeni oyun ve operalar yazılması, bestelenmesi konusu gündeme geldi. Atatürk, Cumhuriyet dönemi güzel sanatlar çalışmalarının kaynağını Türk tarihinin, Türk halk kültürünün ve Cumhuriyet’in getirdiği yeni değerlerin oluşturmasını istiyordu. Bu amaçla, bazı oyunların konula­rını bizzat kendisi vermiş, bu oyunların metinlerini bir dramaturg gi­bi inceleyip düzeltmiş, ilk temsillerinde de hazır bulunmuştur. (Kaynak)

Müze geziyor, resim inceliyor, tiyatro izliyor, konserlere gidiyor, heykeltraşlarla sohbet ediyor. Kitap sevgisine girmiyorum bile…

atatürk tiyatro bale opera

Atatürk müze sanat heykel

Örnekleri çoğaltmak mümkün. Tabii ki Atatürk’ü günümüzün herhangi bir Türk politikacısı ile karşılaştırmak komik olur. Muasır medeniyetler seviyesindeki Dünya’nın nereye geldiğini gördükçe, bu vizyona 100 sene önce erişen bir liderin, her şeye rağmen ülkesini değiştirme çabasına insan gerçekten hayret ediyor.

Kanada Başbakanı’nın Feminizm ilgisini gördük. Şimdi 1 dakikalık saygı duruşuna geçip lütfen şu soruyu iyi düşünün:

İsviçre Medeni Kanunu’nu örnek alarak 1926 Anayasası oluşturulan bir ülkede kadınların seçme seçilme hakkı Türkiye’de 1930’larda, İsviçre’de 1971’de kabul ediliyorsa;

Acaba Atatürk günümüzde yaşasaydı biz nasıl bir ülkede yaşıyor olurduk?

Cevaplarınızı #AtatürkYaşasaydı hashtag’i ile https://twitter.com/hasanbasusta/ ‘ya gönderebilirsiniz.


Başka Bir Kariyer Mümkün

30 Nisan’daki Marketing Meetup’ta çok güçlü bir konuşmacı listesi var. Garanti Bankası, Nivea, Migros, Samsung, n11 gibi Türkiye’nin en büyük şirketlerinin üst düzey yöneticileri… 850 kişilik salonda şimdiden yer yok.

Bu Pazarlama Konferansı’nda pazarlama, sosyal medya yerine şundan bahsetmek istiyorum: Sanki kurumsal kariyer yapmak çalışma hayatındaki tek yolmuş gibi anlatılıyor. Bu konferansta ben bunun dışında bir Dünya’nın mümkün olabileceğini anlatmak istiyorum. İlginizi çekerse 30 Nisan’da beklerim.

P.S: En çok okunan yazım: 30’lu yaşların başındaki anlam arayışı 

Reklam Pazarlama Kariyeri Yapmayı Düşünenlerin Cevaplaması Gereken Soru

Geçtiğimiz günlerde kendi okulumda bir konuşma yapma fırsatı buldum. Son yıllarda katıldığım en iyi konferanslardan bir tanesiydi. İşletme Kulübü harika bir iş çıkarmış. Hem marka hem ajanslar tarafında çok iyi konuşmacıları hem de 550 kişiyi çok iyi organize etmişlerdi. Alametifarika’dan Serdar Erener, 4129Grey’den Alemşah Öztürk, Karpat Polat, Unilever, Yıldız Holding, Aydınlı Grup, Gittigidiyor gibi markalardan en üst düzey pazarlama yöneticileri…

Söylediklerine göre tam günde 100 bilet kadar satarken, biletler bitmiş ve satışa kapatmak zorunda kalmışlar. Radisson Blu Hotel’de düzenlenen bu Zirve’ye benzer organizasyonları belki de ileride Haliç Kongre Merkezi gibi binlerce kişilik etkinlik alanlarında görebiliriz. Böylesi iyi bir organizasyonu geçen sene Anadolu Marketing’de görmüştüm, Eskişehir’de. İstanbul’da ise ilk defa karşılaşıyorum. Eskişehir’de de Anadolu Üniversitesi bizi harika ağırlamış, iki günlük çok güzel bir organizasyon yapmıştı.

İstanbul’daki panelde Hakan Okay moderatörlüğünde, Zaytung’un kurucusu Hakan Bilginer, Ercüment Büyükşener, İsmail Hakkı Polat bir de ben konuştuk. Bizden önceki ve sonraki konuşmaların çoğunda reklam ve pazarlamanın büyülü dünyasından söz edilirken bizim panel biraz madalyonun diğer yüzünü göstermeye yönelikti. Kendi konuşmamı özet geçmem gerekirse kısaca şunları söyledim:

Bizim meslek özellikle öğrenciler tarafından tam anlaşılmıyor. Yaratıcı fikirler bulup, Happy Hour’larda mutlu mesut takılan bir grup insan gibi algılanıyor. Bu algıları test etmek için mutlaka ajans tarafında bir staj yapmak gerekli. İnsan sorgulamayı bıraktığı anda kendini diğer insanlara daha çok ürün satmak için gecelere kadar çalışan, belki de sonucunda insanların daha çok tüketmesine ön ayak olan, bunun için beynini, mesaisini harcayan birisi olarak bulabilir. Üstelik bu mesleğin itibarı halk tarafında öyle sanıldığı gibi de değil. İstanbul Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmada bu ortaya konuyor. En itibarlı mesleklerde Doktor birinci, Profesör ikinciyken, Yazılım Geliştirici 30, Tasarımcı 38, Reklam/Pazarlama ise 65.  Araştırmanın tamamını şuradan okuyabilirsiniz.

Amacım kimsenin hayallerini yıkmak, hayal kırıklığına uğratmak değil. Ama Reklam ve Pazarlama’yı kendilerine meslek olarak seçmek isteyen öğrencilerin önce kendilerine şunu sorması gerek: Ben pazarlamayı kullanarak çevremi, Dünya’yı daha iyi bir yer haline getirebilir miyim, bir fayda sağlayabilir miyim? Cevabınız evetse gönül rahatlığı ile devam edebilirsiniz, basmakalıp algılar ile yola çıkarsanız siz asıl hayal kırıklığını o zaman görün!

Ajanslar ve Markalar için 2015 Değerlendirmesi

Ne zamandır aklımda bir konu vardı yazmak istediğim. Olcayto yazmış, şimdi daha farklı yazmam gerekiyor 🙂

Marka ya da Ajanslarda reklam-pazarlama-iletişim kariyerinde iseniz bu yazı size göre. Önce kendisinin yazısını okuyun, sonra buradan devam edin derim.

Mevcut Duruma bir bakalım:

1) Dijital pazarlama dünyasında tüm satılan ürünler hızla metalaşmaya (commodity) gidiyor.

2) Medya konusunda komisyonlar tıklama oranları gibi yerlerde.

3) Adwords, Facebook… reklamlarında kazanan hep Google, Facebook…

4) Sosyal medya fee’leri “daha ucuza olmaz mı?” pazarlığında.  Her alanda olduğu gibi burada da en ucuza veren her zaman çıkıyor. Tam bir “race to the bottom” durumu hakim.

5) SEO Fee’leri sosyal medya ile aynı kaderi paylaşmaya daha erken başladı. Bir dönem pastayı büyütüyoruz motivasyonu ile dost geçinen küçücük sektör artan çıkar çatışmaları ile birbirine girdi. (Bu son derece doğal bir süreç bu arada, sosyal medyada da aynısı olmuştu)

6) Kurumsal web sitesi yapmanın hem bütçeleri düşmeye, hem de bakım (maintenance) ücretleri ticari açıdan mantıksız bir durum oluşturmaya başladı.

7) E-mail’i ne siz sorun ne ben söyleyeyim. Affiliate’e ayrı madde açmıyorum bile.

8) Analytics’in ise bu “big data” trendi ile birlikte danışmanlığına para verilecek bir konu olduğu markalar tarafında yeni yeni anlaşılıyor. Analytics yükselişte, orada da ciddi insan kaynağı problemi var.

Yukarıdaki her bir madde ayrı bir yazının konusu. Dijital dünyada 2015’te neler oldu, neler oluyor, 2016’da neler olacak keşke vaktim olsa da hem Dünya’da araştırdıklarımı hem de ülkemizdeki tecrübelerimi yazabilsem. İlkiyle yani hem hala danışmanlığını verdiğim hem de en hakim olduğum konu ile giriş yapayım belki gerisi gelir:

Sosyal Medya Ajansları için önümüzdeki dönem zor, çok zor Yonca!

TLDR‘ciler için sebebi özetleyeyim:

Ajansın devam etmesi için proje satması lazım. Ama projelerde büyük tıkanma var. O yüzden akıllı ajanslar her zaman şunu hedefler. Ben en azından maaşları “aylık fee” ile ödeyebileyim. Üstüne proje satarsam ne mutlu bana! En iyi birkaç Ajans hariç bunu çok az Ajans başarabilir. Çoğu Ajans markalarla proje bazlı ilerler. (Ve kısa-orta vadede batar ya  da finansal zorluk yaşar.)

Bir dönem satılan o mikro siteler, edvırgeym’ler, Facebook uygulamaları, sekmeleri falan geride kaldı. Bunların verimliliği gittikçe düştü, markalar boşa yatırım yapmak, bütçesini boşa harcamak istemiyor.

Aslında Facebook bütçesel anlamda yeni yeni ortaya çıkarken (2009-2010 yılları) biz de markalara böyle satıyorduk: Bak mikro siteler çalışmıyor, mikro site dediğin çölde bir Bilboard, oraya trafik çekmek için tonla para harcaman lazım. Adwords yapacaksın, reklam vereceksin… Artık Facebook uygulamaları var, kitlen zaten orada.

Yıllar geçti, o veya bu sebepten insanlar bunlardan sıkıldı. Şimdi satılacak proje kalmadığına göre markalar bütçelerini nereye ayırıyor?

Sosyal medyada Bütçeler Nereye Kayıyor?

Bütçeler ilk baştan beri ayrılması gereken yere: Yani içeriğe ayrılıyor. İçerik çok parçaya ayrılıyor. E-ticaret sitesi için ürün detay sayfası yazmaktan tutun da, blog içeriğine, fotoğraftan, videoya çok katmanlı projeler burada çıkıyor. Burada da aslan payı Video’da. Youtube’un Türkiye’ye çok yatırım yapması ve video içerik pazarı anlamında büyük boşluklar bulunması burayı yeni yükselen değer yapıyor. (Hikaye anlatımı temelli içerik pazarlaması en çok ilgilendiğim konulardan, siz de ilgileniyorsanız hasanbasusta gmail.com’a mutlaka bir mail atın.)

Metinsel içerik de meta haline gelmiş durumda. 50 TL- 100 TL gibi ücretler blog yazılarının genel rayiçi. Bir A4’e 150 TL gayet iyi kabul ediliyor. Ürün detay sayfa yazımları falan pek yapılacak işler değil. Özellikle markaların ortalama /ortalama üstü bütçesi varsa “Nedir?” videosu mu çeksek acaba?” ile yüksek bütçesi varsa “Bates Motel Pro’ya bir şeyler mi yaptırsak acaba?” diye geldiği günlerde.

Reklamcılık bitiyor, doğal reklamcılığın (native advertising) ise başlarındayız. Çünkü Dünya’da en kısıtlı şey insan dikkati. Bu yüzden big data’lar, customer segmentation’lar, personalization’lar havada uçuşuyor. Hepsi müşterinin dikkatini birkaç saniye daha çekebilmek için.

Anasayfa trafiğinin geride kaldığı bir dönemdeyiz. Her alt sayfa kendi trafiğini yarattığı ölçüde başarılı oluyor. Burada Onedio gibi platformlar öne çıkıyor. Onedio’nun anasayfasına direkt girmiyoruz ama bir şekilde birkaç link düşüyor önümüze.

Sosyal medyada uygulamaların, sekmelerin yerini sosyal medya içeriği almaya başlıyor. Yani standart sosyal medya iletişiminin yanında; kreatif direktörün dahil olduğu, art direktörün çalıştığı ve mutlaka medya ile desteklenmiş bir yazı/fotoğraf/video fikri artık proje. Ayda 1-2 tane yapılabilirse ne güzel! Markaların bütçeleri artık buralara ayrılıyor.

2016 için yüzlerce trend sayabiliriz. (Bknz: Bu sene mobilin yılı olacakmış 🙂 Sadeleştirmek gerekirse bence Ajans ve Markaların 2016’da fark yaratmak için üzerine eğilmesi gereken 2 temel konu şu:

1) Dijital hikaye anlatımına (Digital Storytelling) önem veren marka hikayesinin yaratımı ve anlatımı ve buna bağlı olarak Shutterstock yerine Styling’e önem veren fotoğraf çekimleri, özel çekim videolar gibi prodüksiyon bazlı işler.

2) Fiyat iletişiminden ziyade Lifestyle Marketing’e giriş

Yukarıdaki durumlar için sosyal medya bu içeriğin dağıtımını sağlayan bir kanal. Her yeni konuda/mecrada çıkan kavga burada da çıkıyor. Kılıç kuşananın, proje kabul ettirenin demiş atalarımız. En küçüğünden büyüğüne (ATL’inden BTL’ine) Ajanslar bunun rekabetinde. Ve size bir sır vereyim: Ülkemizde, iş dönüp dolaşıp kimin kimi tanıdığına geliyor. Herkesin Network’üne kuvvet.

İtiraflarım Videosu

Bilen bilir, hiç programa/videoya çıkmam. Yıllar sonra gelen bir istisna oldu; pek sevdiğim abilerimden Burak Günbal, beni davet etti. Ben de severek katıldım.

İş üzerinden çok hayat üzerine bir sohbet oldu. Belki sindirmem gereken, kendime bile itiraf edemediğim konular vardı konuşmaya hazır olmadığım; hepsi ağzımdan dökülüverdi: Girişimcilikte nasıl başarısız oldum, şanslı başlangıçlar yapıp nasıl  “çuvalladım”, hayatta inişler, çıkışlar, sevinçler, hayal kırıklıkları, bazen umut dolu bazen zor zamanlar, keyifler, sancılar…

Çoğumuzun geçtiği o yoldan geçerken ben neler yaşadım, nasıl başa çıktım, hangi sonuca vardım? 30’lu yaşların başındaki anlam arayışında hangi noktaya geldim ve bundan sonra ne yapmak istiyorum? Hepsi 17 dakikalık bu videoda. İlginizi çekerse izleyin, bu yazının altına yorum yazın, Twitter’dan cevap atın ya da bir şekide geri bildirim verin lütfen…

Unilever Global SVP Marc Mathieu ile (Veri Odaklı) Pazarlama Sohbeti

Geçtiğimiz günlerde Unilever, Dünya’daki en üst düzey yöneticilerinden biri olan Marc Mathieu ile şirket içinden ve dışından 10 kişinin katıldığı dışarıya kapalı bir “Think Thank” toplantısı düzenledi. Marc’ın şu andaki pozisyonu Senior Vice President, Marketing (Pazarlama Kıdemli Başkan Yardımcısı) yani pazarlama konusunda Global’deki en üst düzey yöneticilerden bir tanesi. Kariyerinde 12 sene Coca Cola Global Brand Marketing, onun öncesinde de Danone’de 13 sene Marketing Director, General Manager görevleri bulunuyor.

Unilever veri odakli pazarlama

Unilever deyince günde 2 milyar kişiye ulaşan, 400’den fazla markadan bahsediyoruz. Dolayısı ile Unilever’in pazarlamayı dijital çağ için nasıl yeniden şekillendirdiği Dünya’da çok tartışılan bir konu. Marc da 174.000 çalışanı olan Unilever’de yüksek karar mercinde olan insanlardan bir tanesi.  Toplantıda çok sayıda konuda bahsettik. Uğur ÖzmenUfuk TarhanRenan Hanım çok güzel özetlemişler. BSH (Bosch Siemens Ev Aletleri) Kurumsal İlişkiler Yöneticisi Burçin Hanım’ın yazısı ise kurumsal bir blogda yayınladığı için ayrıca önemli. (Bu vesile ile BSH’ın kurumsal bloğuna göz atma şansı buldum, oldukça başarılı.)

Sohbetimizin anahtar kelimeleri şunlardı: Pazarlama, dijital pazarlamanın geleceği, veri odaklı pazarlama, kişisel deneyim yaratma, sürdürülebilirlik, amaçlı marka (purposeful brand), ağızdan ağıza pazarlama (womm), yaşam için marka zanaatkarlığı (crafting brands for life) içerik kürasyonu, hikaye anlatımı (storytelling), kişiselleştirme, sosyal medya, M2M (Makineler arası iletişim), büyük veri (big data), mobil…

Tabii bu kadar fazla sayıda anahtar kelime olunca 1 saatlik görüşmede derinlere inmemiz pek mümkün olmadı. Dijital Pazarlama öldü şeklinde bir açıklama yaptığını söyleyerek başladı Marc sohbete (Adnews’teki yazı). Zaman zaman hem FMCG sektöründe hem de Dünya’da pazarlama konusunda sözü geçen kişilerin benzer söylemlerde bulunması tesadüf değil. (Örneğin, meşhur Lovemarks kitabının yazarı, Saatchi & Saatchi CEO’su Kevin Roberts, “Pazarlama öldü” demişti 2012’de)

Peki gerçekte demek istedikleri ne? Toplam bütçesinin %35’ini dijitale harcayan bir şirket Unilever. Dijitalde kesenin ağzını açan bir markaya göre bu açıklamalar oldukça ilginç sayılabilir. Kevin Roberts’ın da Marc Mathieu’nun da, Harvard Business Review’da okuyacağınız makalelerden, Seth Godin’e birçok kişinin bahsettiği bu söylemlerin özü şu: Pazarlama amacı insanlara bir şeyler pazarlamak değil, bir hareket yaratmak, insanlara ilham ve mutluluk vermek. İnsanların sözünü kesip araya girmek değil, karşılıklı etkileşime geçmek. (interuption to interaction) Özellikle dijital pazarlamanın buna daha fazla imkan verdiği aşikar. Pazarlama gün geçtikçe ilişki yönetimine ve deneyime kayıyor. Özetle; pazarlama ölmüyor, evriliyor. Ve dijital pazarlama sadece kendisini değil, CMO’nun rolünü de değiştiriyor.

Bu konuda en iyi olmasa da en popüler kitaplardan biri olan İzinli Pazarlama’yı (Permission Marketing) Seth Godin 1999’da yazmıştı. Geçen sene yayınlanan pazarlamanın geleceği konusunu ele alan Harvard Business Review makalesi 2020’de araya giren pazarlamanın (interruptive marketing) biteceğini öngörüyordu. 2020’ye daha çok var diyorsanız, sadece 5 buçuk sene kaldığını hatırlatayım.

Unilever marc mathieu selfie

2020’de ister Global bir firmanın en üst düzey yöneticisi olun, isterseniz küçük bir şirketin yetkilisi, bu işin temeli hiç değişmiyor. Usta her daim işin temeline (basic) döner. Pazarlamayı etkin ve verimli kullanmak zorundayız. Nokta. Bunu başaramayan hiçbir şirketin gelecekte yeri yok. Bunu yapabilmenin en etkin yollarından bir tanesi veri.

Marc, pazarlamanın sanat ve bilim arasında bir denge olduğundan bahsederken, sorduğum soru bu dengeyi ne derece kurabildikleri idi.

Ben Unilever’e ilk geldiğimde bu dengenin biraz daha bilimsel (science) kısma kaydığını, sanatsal kısma biraz daha ağırlık vermemiz gerektiğini düşünüyorum dedi. Ben de bunu söylemesinin ilginç olduğunu söyleyip, FMCG sektöründeki diğer firmaların veri odaklı pazarlamada ileri gittiklerini örneklerle anlattıkları birkaç sunuma katıldığımdan bahsettim. Unilever’de ise 1) Datayı tam anlamı ile kullanabidiğinizi (utilizing data) düşünüyor musunuz? 2) Bu konuda rekabetin neresinde olduğunuzu düşünüyorsunuz ? diye sordum.

Bence veri konusunun potansiyeli çok fazla; hiçbir markanın datayı tam anlamı ile kullanabildiğini sanmıyorum diyerek cevap verdi Marc. Asıl dönüşümün makineler arasındaki iletişimin doğru organize edebilmesi ile sağlanacağından bahsederek nesnelerin interneti (internet of things) konusuna bağladı.

Benim en ilgilendiğim konulardan biri olan “veri odaklı pazarlama” konusunda Dünya’daki en üst düzey yöneticilerden birinden bu yanıtları almak vizyonun strateji ve uygulama boyutunda nerede olduğuna dair ciddi fikir veriyor. Yıllardır teorik ve sunumsal tarafta bahsedilen bu konuların markaların global stratejilerinde yıllardır yer alıyor. Uygulamada ise henüz yolun başındayız. Heyecanlandıran kısım ise potansiyelin gerçekten fazla olması. Önümüzdeki dönem ise pazarlamada gerçekten veriden bahseden yeni nesil pazarlama profesyonellerinin zamanı olacak. Bu konuda yaptığım araştırmalardan çıkardığım sonuç şu:

Bu konuda müthiş bir yetenek açığı var; talep var, arz yok; yani teoriye göre fiyat yükselecek. Bu konuda kendini geliştiren hem bireylerin hem de kurumların geleceği çok parlak!

Marc da bunu teyit olmuş oldu. Kendisi ile sohbet etmekten, fikir alışverişi yapmaktan keyif aldık, buna vesile olan herkese teşekkür ederim.

NOT 1: Yukarıda bahsettiğim Adnews makalesinde, Marc’ın “25 yaşının altındaki pazarlama profesyonellerinin ajansta çalışmaktansa bir hacker’in yanında çalışması çok daha faydalı olur” bakış açısını son derece mantıklı buluyorum. Başka bir yazının konusu.

NOT 2: Twitter’dan takip ediyor olabilirsiniz, birkaç senedir konunun önemini bahseden Dünya’da yapılan araştırmaları yayınlıyorum. Kendim bu konu üzerine çalışıyorum. Siz de “veri odaklı pazarlama” ile ilgileniyorsanız lütfen bana bir mail atın, tanışalım.

Sosyal Ticaret Dedikleri Şey İşe Yaramıyor: DLD’de Konuşulanlar Üzerine

Sektörümüzün Avrupa’daki en önemli konferanslarından bir tanesi olan DLD’de (Digital-Life-Design) geçen sene tam bir Türkiye rüzgarı vardı. “Digital Bosphorus” oturumunda Sidar Şahin, Alemşah, Sina Afra ve Cenk Bayraktar neredeyse şirketlerinden hiç söz etmemiş, hep birlikte Türkiye’nin sahip olduğu büyük potansiyelden bahsetmiş, adeta ülkemizin sözcülüğünü yapmışlardı. Aynı konferansta Avrupa Birliği Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış da güzel bir sunum yaparak Türkiye’yi anlatmıştı.

Siyasetçisinden işadamına herkesin ülkesini anlatmak için önemli konferanslarda konuşmasını hem çok şık buluyorum hem de bir nevi vatan borcu olarak görüyorum. Umarım, bu şans ileride daha çok Türk gencine nasip olur. 

Türk bayrağını geçen sene olduğu gibi bu sene de Sina Afra taşıdı. (Konferans canlı ve online yayınlandığı için çok şanslıyız.) “Satışın Yaratıcı Yolları” isimli panelde Sina Afra ile birlikte Rus, Fransız ve İsveçli bir dörtlü vardı. Böylesine 4 ayrı milletten  insanların olması bize konuyu değerlendirme açısından güzel bir perspektif sağladı.

Sina Afra, Markafoni’nin yanı sıra Ayakkabı, Kozmetik gibi dikeyler yaratarak  bu yeni sezon ürünlerinde satılmayan ürünleri Markafoni’de satarak bir döngü yarattıklarını anlattı. Yanlış anlamadıysam (300 milyon TL) gelirlerinin dörtte birinin yeni sezondan geldiğini açıkladı. Ayrıca mobil trafiklerinin (ve satışlarının) %12 oranında olduğunu yakın zamanda bunu %25’e çıkaracaklarını söyledi.

Türkiye’deki girişimcilik ekosisteminde en gelişmesi gereken ayak olarak finansı gösterdi. Çok az Girişim Sermayesi (VC) ve iş meleği olduğundan söz etti.

Sunumun başında paylaşılan aşağıdaki slayt önemliydi. Hangi kategorilerin online’da araştırma yapıp, offline’da alındığı bilgisi özellikle bu sektöre girmek isteyenler için faydalı olabilir.

Benim ilgimi çeken bir diğer nokta ise konunun dönüp dolaşıp Sosyal Ticaret’e gelmesiydi. Sosyal Ticaret, çok sıcak ve Dünya’da en konuşulan konulardan bir tanesi, dolayısı ile konunun buraya gelmesi son derece normal.

KupiVIP’ten Oskar, sosyal ticarete inanmadığını, çok para harcadıklarını, ne yaptılarsa başarılı olamadıklarını, ürünlerinin kimsenin kullanmadığını anlattı. Sosyal ticaret dedikleri şey işe yaramıyor dedi. Sina Afra da kendisine hak verdi. Markafoni’yi de Facebook’ta 1 milyondan fazla beğenen kişi var ama bunun satışa dönme oranı %0.5 dedi.

Bir kez daha hatırlatmakta fayda var: Geçen sene Webrazzi Eticaret Konferansı’nda yaptığım konuşmaya ülkemizde ve tüm Dünya’da sosyal ticaretin ne olduğu konusunda bir karmaşa olduğunu söyleyerek başlamıştım. Benden önce sahneye çıkan Arab.net’ten Omar,  MENA pazarında sosyal ticaretten bahsederken aslında grup satınalmadan bahsediyordu. Belki 2 sene önce bir Amerikalı sosyal ticaretten bahsederken Facebook’ta kurulan dükkanlardan ağırlıklı olarak bahsedebilirdi. Henüz kavramlar oturmadığı için biz içerisinde sosyal geçen birçok öğeyi sosyal ticaret olarak anlıyor olabiliriz.

Birkaç yıldır bu konuda Dünya’yı yakından takip eden ve yazan bir kişi olarak birkaç cümle etmem umarım ukalalık olarak algılanmaz. Sosyal ticaret henüz emekleme döneminde, onun için daha uzun yıllar bu yanlış anlamalar devam edecek diye düşünüyorum. Sosyal ağlardan hayran iletişimi yapmak, yapılması gereken bir şey ama temelinde pazarlama ve algı olan iletişimi satışa bağlamak sosyal ticaretin başarısını veya başarısızlığını gösteren (en azından tek) metrik olmamalı. Sosyal CRM açısından bakarsak, “aslında önemli olan kaç kişinin bizi takip ettiğinden ziyade, bizim marka olarak kaç kişiyi takip ettiğimiz.”

Bir ikincisi, benim naçizane görüşüm sosyal ticaretin tam anlamı ile işe yaraması için eticaretin sıfırdan sosyal olarak tasarlanması gerekiyor. Bütün kurguların buna göre yapılması gerekiyor, bu da halihazırda kurulmuş şirketler için çok zor. Tek başına “Like plug-in’i”, “Login with Facebook butonu’nu” koymak ya da Facebook’ta reklam vermek yeterli değil.

Sosyal ticaretin aslında sosyal ağlardaki veriyi alarak müşteriye çok anlamlı, kişiselleşebilen ürünler ve fırsatlar sunmak, bütün eticaret sitesini bu veriler etrafında şekillendirerek sonrasında davranışsal veriler ile harmanlamak olduğunu anlatmıştım. Yani, en azından başlangıç olarak sitemize giren erkeklerin erkek kıyafeti , kadınların kadın kıyafeti görmesi durumu. Çok daha derindi ama en azından bu kadarının teknolojisi mümkündü.

Temelinde Mobil Sosyal Ticaret girişimi olan Wrapp’in CEO’sunun cevabı şuydu: Bizde işe yarıyor; “belki de Amerika pazarı diğer pazarlara göre daha olgun olduğu içindir” dedi. Hayır sebep o değildi, en azından tek sebep o değildi. Sebep, Wrapp’in en baştan sosyal olarak tasarlanması, diğer şirketlerin ise mevcut süreçlerine, operasyonlarına, müşterilerine, çalışanlarına… sonradan bu kavramı uygulatmaya çalışmasıydı. Sonuç olarak da çoğunlukla IT bazlı sebeplerden dolayı öncelikli olmayan sosyal öğelerin, doğru olmayan kurgularla hayata geçirilmesi ve nihai sonuç olarak da kimsenin kullanmadığı, çok paraların harcandığı ürünler yaratılmasıydı.

Bir klasik olarak, önümüzdeki 5 senenin trendleri sorulduğunda aradaki fark oldukça barizdi. Rusya’daki kişi Lojistik ağının öneminden bahsederken, Wrapp’in CEO’su verinin öneminden bahsetti.

Mevcut Eticaret Sitelerindeki Sorun

Bunun ne kadar büyük bir değişiklik olduğunu biliyor musun? diye haykırdı Steve Jobs. Ben altı aydır bu mağaza için kıçımdan ter akıtarak çalıştım, sense kalkmış her şeyi değiştirmek istiyorsun diye ekledi. Ve birden sesini alçattı. Yorgunum. Sıfırdan bir mağaza daha tasarlayabilir miyim bilmiyorum. 

Jobs 2000 yılındaki ilk Apple fiziksel mağazasından bahsediyordu ve oldukça öfkeliydi. Zamanı boşa gitmişti. Apple CEO’su olarak yüzlerce işi varken, her Salı öğleden öncesini sadece bu işe ayırıyordu. “Farklı düşünmenin” bir örneği olacak bir mağaza konseptine. Zamanını harcamasına neden olan şey bir gerçeği fark etmesiydi: Mağazanın Apple ürünlerine göre değil, insanların yaptıkları şeylere göre düzenlenmesi gerekiyordu. 

Bugün eticaret ile uğraşanlar içinse asıl sorunumuz şu: Steve Jobs’ın ekibinin 12 yıl önce fiziksel mağazalar için fark ettiğini bugün teknolojisi son derece mümkün olmasına rağmen online mağazalar için uygulamıyoruz.

Bir örnekle açıklayayım: Günümüzdeki eticaret şirketlerinin temel mantığı genel olarak şu: Elimde bazı ürünler var, bunları sırayla, çoğu zaman en çok stoğumda olan veya yeni ürünlere göre dizerim, müşteriler ihtiyacı olduğu ürünleri, benim çok sayıda ürünüm arasından bulur ve satın alırlar. Peki olması gereken ne? Burada bir paradigma değişikliğine ihtiyacımız var.

Detaylarını Webrazzi Eticaret Konferans’ındaki Sosyal Ticaret sunumumda anlatmıştım. İzlemediyseniz mutlaka buradan izlemenizi tavsiye ederim. Bu sunumda Dünya’dan Amazon, Levi’s, Ticketmaster gibi şirketlerin veriyi gerçek zamanlı kişiselleştirerek  müşterilerine nasıl değer kattığını örnekleri ile anlatıyorum.

Özeti ise şu: Yenilikçi eticaret sitelerinin yapması gereken siteyi ürünler etrafında değil insanların etrafında şekillendirmesi.

Yaklaşık 4 aydır vaktimi sosyal ticaret üzerine olan girişimim için harcıyorum, bu siteyi “Private Beta’ya” açtık, yaklaşık 200 kişiyle ilk testlerini gerçekleştiriyoruz. Yakın zamanda da Beta’ya açacağız. Yeni nesil bu eticaret sitesinin temeli şuna dayanıyor: Sosyal ağ bilgileriniz ile tek tuşla giriş yaptıktan sonra arkadaşlarınız hangi ürünü favorilere eklemişse, hangi ürünü satın almışsa veya yorum yapmışsa onu ana ekranda görüyorsunuz. Yani arkadaşınızlarınız, sizin yeni ürün keşfinizin filtresi haline geliyor. Sonrasında ise kişiselleşmiş bir profilleme yapısı görüyoruz. Yani, en basitinden ben erkeksem  erkek ürünleri görüyorum, kadınsam kadın ürünleri. Ve siteye giren herkesin kendi ilgi alanlarına, cinsiyetine, medeni haline ve diğer tüm verilerine göre ürünler görmesi nihai amacımız.

Fiziksel bir dükkandan (ve tabii mevcut eticaret şirketlerinden) en büyük farklarından biri bu: Herhangi bir mağazaya gittiğinizde mağazanın rafları sizin ilgi alanlarınıza veya arkadaşlarınızın beğendiği ürünlere göre yerlerini değiştirmiyor ama online mağazalarda bu mümkün. Yani, siteyi sadece stoğumuzda olan ürünlere göre değil, müşterilerimize ve onun arkadaşlarına göre yeniden tasarlıyoruz. Böylece her giriş yapan birbirinden farklı siteler görüyor.

Bu amaca ulaşmak için siteyi sıkça değiştirip, bol bol test yapıyoruz. Aşmamız gereken çok sayıda zorluk (challenge) olduğunun bilincindeyiz.  Önce Dünya’nın ve ülkemizin alışık olmadığı bu konsepti kanıtlamakla başlayacağız. Sonrasında doğru hedef kitle, ürün çeşitliliğinin arttırılması ve doğru eşleştirilmesi gibi maddelerimiz var. Henüz yolun çok başındayız, bir avuç insanla ve markayla çıktığımız bu heyecanlı yolculukta hızla büyüyoruz.

Sosyal ticaret, Dünya’da çok sayıda başarılı örneğini gördüğümüz bir tür değil bunun için belki de ülkemizden Dünya çapında örnekler çıkarmak için doğru zamanlardayız. Daha da önemlisi, çok daha fazlasını göreceğimize dair umutlarım var. Detaylar birkaç hafta sonra : )

E-ticaretin Geleceği ve Aşılması Gereken 3 Önemli Nokta

Google Wallet ve Ödemelerden sorumlu Başkan Yardımcısı Osama Bedier’in 2011 yılında yaptığı 8 dakikalık sunum ticaretin temellerini ve geleceğini anlamak için çok önemli. Ne diyor Osama? Özetle:

İnternet 95’lerden beri çok yol kat etti. Durağan, çok linki sitelerden istediğimizi hemen bulduğumuz sitelere geçiş yaptık. (Yahoo ile Google arasındaki farkı düşünün) Ama ticaret hala aynı, neredeyse hiç değişmedi. Hala tarayıcımızdan bir sürü ürüne bakıyoruz, sepete ekliyoruz, tonla bilgi giriyoruz sonra da bu ürünlerin eve gelmesini bekliyoruz. 15 sene öncesi neyse şimdi de o. İşte önümüzdeki birkaç sene içerisinde bu çok ciddi şekilde değişecek.

Nasıl? Mobilin gücü, lokasyonun önemi, kişiselleştirme teknolojisi… (Aslında SOLOMO trendinden bahsediyor) Alışveriş yapan kişilerin %75’i daha önce aldıkların ürünlerin reklamını tekrar tekrar gördüklerini söylüyor. Aynı kişiler ailesinden birinin ya da bir arkadaşının tavsiye ettiği ürünü almaya 20 kat daha fazla eğilim gösteriyor. Demek ki burada büyük fırsatlar var.

Peki online ile offline arasındaki köprüyü nasıl kuracağız? Online’ın avantajı, sınırsız seçim ve en iyi fiyat. Offline’ınki ise ürüne dokunma ve hemen alıp, eve götürme. Bu köprüyü kurmamız ve dezavantajları avantaja çevirmemiz için 3 şey gerekiyor.

1. Ödemeler Dijital Olmalı. Bütün kredi kartları, Bankamatik, sadakat kartları, hediye kartları, hepsi buluta taşınmalı. Ve kartılarım istediğim dükkanda kullanmam için hazır olmalı. (Önemli: Google Wallet ile ilgili yazımı buradan okumanızı öneririm)

2. Stoklar herkese açık şekilde buluta taşınmalı ve orada yaşamalı. Online ya da offline aradığımı, stok bilgisini gerçek zamanlı bulmalı ve ister dükkandan istersem internetten hemen sipariş verip, tedarik edebilmeliyim. (Eticaret’te online sipariş ver, offline’da (öde ve) teslim al trendi konulu New York Times yazısını buradan okuyabilirsiniz.)

3. Online kimliğimiz olmalı ve online’da site site gezip her birine ayrı ayrı kayıt olma fikri artık son bulmalı. (Login with Facebook’u ve diğer online kimlikleri daha iyi kullanmalıyız. Kullanıcı deneyimlerini iyileştirmeliyiz. Süreçleri kendi veri tabanımızın avantajına değil, son tüketicinin avantajına olacak şekilde yeniden kurgulamalıyız. Amazon’un ürün geliştirme yaklaşımı yani tersine çalışmayı örnek almalıyız. Tersine çalışma’da süreç müşteriden başlar, fikir ve ürünle sona erer.)

Peki ticaretin geleceği nerede? Aslında 50 sene öncesinde neredeyse, orada. Sadece bunu teknolojik olarak daha ölçeklendirebilir hale getirmeliyiz. “Örneğin, Ali Bakkal’a gittiğimde, Ali beni tanıyor, bana ismimle hitap ediyor, hoşgeldin diyor. Taze peynir geldi, mutlaka denemen lazım, ayrıca babanın en sevdiği ekmek de var. Peki Zeytin var mı? Hayır ama aşağıdaki dükkanda var, oradan alabilirsin ama bekleyebilirsen ben perşembe günü sizin eve çırakla yollarım. Yanıma para almayı unutursam, Ali diyor ki, önemli değil abi, hesaba yazarım.”

Teknoloji geliştikçe biz bu deneyimi kaybettik. Peki neden bu deneyimden vazgeçeyim? Teknoloji burada anlatılan büyük sorunları çözebilir ve bu deneyimi geri getirebilir. Sorun teknoloji değil, teknoloji zaten burada, asıl sorun bu teknolojilerin beraber çalışmaması.

Önümüzde ticaretin, özellikle eticaretin en heyecan verici yılları var. Bu yukarıdaki noktalar yavaş yavaş gerçekleşiyor. Adım adım düşündüğümüzde 1. noktaya yapabileceğimiz çok fazla şey yok, burası Google gibi şirketlerin alanı, 2. nokta ise yavaş yavaş da olsa gerçekleşiyor. Ama en hızlı hayata geçirilebilecek olan 3. nokta. Login with Facebook entegre etmekten, yeni nesil ürün geliştirme yaklaşımlarının benimsenmesi belki de kısa vadede bir eticaret girişiminde en önemli farkı yaratan değişim olacak. Ve tüm bunlar olduğunda Webrazzi Eticaret Konferans’ında sunduğum Sosyal Ticaret örneklerine bir adım daha yaklaşmış olacağız.

Not: Bu yazım Webrazzi’de yayınlanmıştır.

Rocket Internet’in Türkiye’den Çekilmesi Olumsuz mu?

Normalde bu tür yazılar pek yazmıyorum. Ama şu twiti attığım ve 140 karakterde yanlış anlaşılmaya çok müsait olması dolayısı ile düşüncelerimi büyük resimden bakarak biraz daha detaylı yazmaya karar verdim. Twitimde şu yazıyordu:

  • Müşteriyle bağ kurmaya gerek yok, parası neyse veririz yönteminin bu topraklarda çalışmadığını kanıtladığı için Rocket’e teşekkür borçluyuz.

Demek istediğim aslında şu:  Şirketin Türkiye pazarından çekilmesi de en çok işsiz kalacak yaklaşık 400 kişi için üzücü. Neyse ki bunun etkisi çok uzun vadeli olmayacaktır. Çünkü Rocket’ta çalışan kişilerin büyük çoğunluğu bu ülkenin üst derece yetenek diliminde bulunuyordu. (Hatta “Rocket’in çekilmesi, piyasaya “Boğaziçililer şirket batırdı” şeklinde yansıdı” tarzında kendisi ile dalga geçen twitler gördüm.)

Daha da önemlisi, Türkiye pazarı bu kadar fırsatlar barındırırken; bu kadar yetenekli ve inovatif çalışanların klon iş yapmasından ziyade farklı şirketlerde çalışmasının, kendi girişimlerini açmalarının hem bireysel hem de toplumsal açıdan daha faydalı olacağını düşünüyorum. Bu açıdan bakıldığında kısa vadede kötü bir gelişme olarak gözüken bu durumun, orta vadede gayet olumlu olma ihtimali yüksek. Aralarında şimdiden iş teklifi almış kişilerin olduğunu biliyorum. Bu kişiler için tek dezavantaj kısa sürede iş bulmak istiyorlarsa, aldıkları piyasanın üstünde maaşlarından vazgeçecek olmaları. Yani, Adam Smith’in görünmez eli gene devreye girdi.  (Konuya aşina olmayanlar için Wikipedia’da yazdığı gibi: Görünmez el ve piyasayı düzenleyen fiyatlar seviyesi, kaynakların en verimli şekilde kullanılmasına imkân sağlar.)

Benim değinmek istediğim nispeten başka bir konu: Öncelikle, Rocket’in kurucusunun meşhur e-mail’inde ortaya çıkan Blitzkrieg gibi doktrinlerin, “There will be blood” (Çok kan akacak) gibi söylemlerin işe bu topraklarda yaramadığını görmenin sevindiriciliği. Bu topraklar zaten yeterince kan gördü onun için iş hayatının, savaş stratejileri hele hele Nazi söylemleri ile yönetilmesine şiddetle karşıyım. Sırf bu yüzden Boğaz kuşatmasının Rocket için başarısızlıkla sonuçlanmasını ülke adına sevindirici buluyorum.

Şunu söylemekte fayda var; Rocket, Dünya üzerine yayılmış finansal metriklerde oldukça başarılı sayılabilecek bir şirket. Daha bu hafta 340 milyon Euro’luk anlaşma imzaladılar ve JP Morgan’dan (Zalando’ya) yatırım aldılar.  Bunun gibi haberler Rocket cephesinde olağan haberler. Dünya’da İnternet E-nternasyonelizmi’ni (böyle bir terim var mı bilmiyorum) yani kısa sürede bütün dünyaya yayılma, bu ülkelerden para kazanma işini en iyi yapan şirket. 40 Ülkede, 100’den fazla girişimleri var. Benim burada yaptığım vurgu ise: BU TOPRAKLAR.

Özetle, Türk insanının daha duygusal olduğu, başarı için sadece paranın yetmediği, vahşi kapitalizm’in, Nazi söylemlerinin bu ülkede hala başarılı olmadığı görmek sevindirici. Ama en sevindirici olan şey bu tür başarısızlıklarda Nazi söylemleri ile şirket yönetenleri yeni girişimcilere -en azından bu ülkede- rol model ve ilham kaynağı olma ihtimalinin azalması.

Bundan sonrası biraz daha teknik, aslında başka bir blog yazısının konusu ama gene de burada yazacağım. İşletme, ekonomi ya da strateji temeliniz yoksa terimlere uzak kalabilirsiniz. Konu ile ilgilenmek isteyenler için her bir kavramın linkini verdim.

Peki Rocket neden bu topraklardan çekildi? İsmail bu konuda güzel bir yazı yazmış. Ekleyecek bir maddem daha var. Venture Village’daki şu makalede konu enine boyuna masaya yatırılıyor. Buradaki en önemli sebep, kar marjının düşük olması. (Edit: Ben bu yazıyı yazarken Nurettin de Webrazzi de benzer bir konuya değinmiş. Onun yazısı da çok güzel, okumanızı tavsiye ederim.) Aslında bir şirketin bir ülkeden çıkmak için daha iyi bir sebebi olamazdı. Bu durumda Türkiye’deki eticaret sektörünün şapkasını önüne alıp düşünmesi ve şu soruları sorması gerekiyor.

Biz ne zaman bu hale geldik?

Tüketiciye daha ucuz ürünler satmak ve pazar payı kapmak için, uzun vadede sürdürülebilir olmayan, (son tüketici dahil) herkesin zararına olan bu modellerden neden çıkamadık?

Yıllarca bu ülkenin en büyük eticaret şirketlerinin pazar payı kapmak ve ciro savaşlarını kazanmak adına yaktıkları nakitler (cash-burn) dibe çekme yarışına (Race to the bottom konseptine) yol açtı. Rekabet, stratejik geçmişten gelen kişileri bile oyun teorisinde oyunbozanlık yapmaya zorladı. Tutsak ikilemi (Prisoner’s dilemma) iki mahkuma da yaramadı. Ufak bir öngörüde bulunmak gerekirse: Kar marjları yukarıya çekilemezse, yıllardır zarar eden milyon dolar cirolu büyük şirketlerimiz Rocket gibi piyasadan çekilme zorunda kalabilir. Böyle giderse, çalışan maaşları ve koşulları daha da kötüleşebilir. Rekabet son tüketici dışında kimseye yaramaz. (Şirketler piyasadan çekilince son tüketiciye de sadece kısa vadede yaramış olur haliyle.) Bu konuda bir şey yapacak mıyız yoksa gene görünmez bir elin gelip her şeyi düzeltmesini mi bekleyeceğiz? Asıl soru bu.

Eğer buraya kadar okuduysanız, en favori sahnelerimden Nobel Ekonomi Ödüllü dahi John Nash’in En iyi film dahil 4 Oscar’lı Akıl Oyunları (A Beautiful Mind) filminde Adam Smith’in teorisine karşı geldiği bar sahnesini mutlaka buradan izleyin. Burada anlatılan fikirleri en güzel ve kolay şekilde anlatmanın yolu belki de bu sahneden geçiyor. Sonra bir daha yazıya bakın ve lütfen Twitter’dan @hasanbasusta yaparak yorum yazın: Haksız mıyım?

Sosyal Ticaret’te Önemli Kilometre Taşlarından Bir Tanesi: Want (İstiyorum) Tuşu

Birkaç gündür dünyada sosyal ticaret konusu daha bir sıklıkla konuşulmaya başlandı. Sebebi ise şu: Facebook’un Want tuşunu devreye alacağına dair izlerin bulunması. Şu anda hazır ama yayınlama (publish) yetkisi yok. Aşağıda bir örneğini görebilirsiniz.

Şubat 2012’deki Webrazzi Sosyal Ticaret sunumumda bundan bahsetmiştim. Sunumu izlemediyseniz (en azından son 9 dakikasını) buradan izlemenizi tavsiye ederim. Sunumun 17. dakikasında aşağıdaki slaytla birlikte bugünkü bulunan izlerin neden önemli olduğunu anlatıyorum:

…En önemli gelişmelerden bir tanesi bu: Eskiden biliyorsunuz, hala da öyle ama sadece “Like” tuşu vardı; ben iPhone’u beğendim vs. vs. Ama yakın zamanda, -şu anda pilot projeleri tamamlandı- Like butonunun yanına diğer aksiyonlar da geliyor. Ben buna sahip oldum, ben bunu seviyorum, ben bunu giyiyorum… Yani benim iPhone 3GS’im var diyebileceğim ben ve denecek de büyük ihtimalle.

İnsanlar yakında zamanda neye sahip olduklarını Facebook’ta söyleyecekler ve bu, markalar için inanılmaz değerli bir bilgi. Çünkü bir marka için kimin iPhone 3GS’inin olduğu, yeni bir iPhone 4 ya da 4S çıktığında inanılmaz değerli. (Segmente daha doğrusu hedeflenebilir yeni nesil reklamlar)

Ve bunların buton olduğunu göreceğiz. Şu anda bir eticaret sitesinin kendisini beğenmenin yanında, ürünler bazında ben şu ürüne sahibim, ben bunu istiyorum.

Düşünün ki “istiyorum tuşu” bir eticaret sitesi için ne kadar değerli? Filtrelenmiş bir şekilde o ürünü isteyen kişileri görebildiğinizi düşünün…

diyerek devam ediyorum.

Yeri gelmişken bir diğer önemli konu, geçen gün paylaştığım twiti de burada tekrar paylaşayım ve yorumlarınızı alayım.

Siz ne düşünüyorsunuz?

1- Facebook ile giriş yaptığımızda kişiselleşen Türk (eticaret) siteleri görecek miyiz yakın zamanda?

2- İstiyorum butonu gerçekten sosyal ticaretin kapısını aralayan ve eticareti değiştirme ihtimali olan bir gelişme olabilir mi?

Lütfen cevaplarınızı bana buradan twit atarak paylaşın.

←Önceki