Unilever Global SVP Marc Mathieu ile (Veri Odaklı) Pazarlama Sohbeti

Geçtiğimiz günlerde Unilever, Dünya’daki en üst düzey yöneticilerinden biri olan Marc Mathieu ile şirket içinden ve dışından 10 kişinin katıldığı dışarıya kapalı bir “Think Thank” toplantısı düzenledi. Marc’ın şu andaki pozisyonu Senior Vice President, Marketing (Pazarlama Kıdemli Başkan Yardımcısı) yani pazarlama konusunda Global’deki en üst düzey yöneticilerden bir tanesi. Kariyerinde 12 sene Coca Cola Global Brand Marketing, onun öncesinde de Danone’de 13 sene Marketing Director, General Manager görevleri bulunuyor.

Unilever veri odakli pazarlama

Unilever deyince günde 2 milyar kişiye ulaşan, 400′den fazla markadan bahsediyoruz. Dolayısı ile Unilever’in pazarlamayı dijital çağ için nasıl yeniden şekillendirdiği Dünya’da çok tartışılan bir konu. Marc da 174.000 çalışanı olan Unilever’de yüksek karar mercinde olan insanlardan bir tanesi.  Toplantıda çok sayıda konuda bahsettik. Uğur ÖzmenUfuk TarhanRenan Hanım çok güzel özetlemişler. BSH (Bosch Siemens Ev Aletleri) Kurumsal İlişkiler Yöneticisi Burçin Hanım’ın yazısı ise kurumsal bir blogda yayınladığı için ayrıca önemli. (Bu vesile ile BSH’ın kurumsal bloğuna göz atma şansı buldum, oldukça başarılı.)

Sohbetimizin anahtar kelimeleri şunlardı: Pazarlama, dijital pazarlamanın geleceği, veri odaklı pazarlama, kişisel deneyim yaratma, sürdürülebilirlik, amaçlı marka (purposeful brand), ağızdan ağıza pazarlama (womm), yaşam için marka zanaatkarlığı (crafting brands for life) içerik kürasyonu, hikaye anlatımı (storytelling), kişiselleştirme, sosyal medya, M2M (Makineler arası iletişim), büyük veri (big data), mobil…

Tabii bu kadar fazla sayıda anahtar kelime olunca 1 saatlik görüşmede derinlere inmemiz pek mümkün olmadı. Dijital Pazarlama öldü şeklinde bir açıklama yaptığını söyleyerek başladı Marc sohbete (Adnews’teki yazı). Zaman zaman hem FMCG sektöründe hem de Dünya’da pazarlama konusunda sözü geçen kişilerin benzer söylemlerde bulunması tesadüf değil. (Örneğin, meşhur Lovemarks kitabının yazarı, Saatchi & Saatchi CEO’su Kevin Roberts, “Pazarlama öldü” demişti 2012′de)

Peki gerçekte demek istedikleri ne? Toplam bütçesinin %35′ini dijitale harcayan bir şirket Unilever. Dijitalde kesenin ağzını açan bir markaya göre bu açıklamalar oldukça ilginç sayılabilir. Kevin Roberts’ın da Marc Mathieu’nun da, Harvard Business Review’da okuyacağınız makalelerden, Seth Godin’e birçok kişinin bahsettiği bu söylemlerin özü şu: Pazarlama amacı insanlara bir şeyler pazarlamak değil, bir hareket yaratmak, insanlara ilham ve mutluluk vermek. İnsanların sözünü kesip araya girmek değil, karşılıklı etkileşime geçmek. (interuption to interaction) Özellikle dijital pazarlamanın buna daha fazla imkan verdiği aşikar. Pazarlama gün geçtikçe ilişki yönetimine ve deneyime kayıyor. Özetle; pazarlama ölmüyor, evriliyor. Ve dijital pazarlama sadece kendisini değil, CMO’nun rolünü de değiştiriyor.

Bu konuda en iyi olmasa da en popüler kitaplardan biri olan İzinli Pazarlama’yı (Permission Marketing) Seth Godin 1999′da yazmıştı. Geçen sene yayınlanan pazarlamanın geleceği konusunu ele alan Harvard Business Review makalesi 2020′de araya giren pazarlamanın (interruptive marketing) biteceğini öngörüyordu. 2020′ye daha çok var diyorsanız, sadece 5 buçuk sene kaldığını hatırlatayım.

Unilever marc mathieu selfie

2020′de ister Global bir firmanın en üst düzey yöneticisi olun, isterseniz küçük bir şirketin yetkilisi, bu işin temeli hiç değişmiyor. Usta her daim işin temeline (basic) döner. Pazarlamayı etkin ve verimli kullanmak zorundayız. Nokta. Bunu başaramayan hiçbir şirketin gelecekte yeri yok. Bunu yapabilmenin en etkin yollarından bir tanesi veri.

Marc, pazarlamanın sanat ve bilim arasında bir denge olduğundan bahsederken, sorduğum soru bu dengeyi ne derece kurabildikleri idi.

Ben Unilever’e ilk geldiğimde bu dengenin biraz daha bilimsel (science) kısma kaydığını, sanatsal kısma biraz daha ağırlık vermemiz gerektiğini düşünüyorum dedi. Ben de bunu söylemesinin ilginç olduğunu söyleyip, FMCG sektöründeki diğer firmaların veri odaklı pazarlamada ileri gittiklerini örneklerle anlattıkları birkaç sunuma katıldığımdan bahsettim. Unilever’de ise 1) Datayı tam anlamı ile kullanabidiğinizi (utilizing data) düşünüyor musunuz? 2) Bu konuda rekabetin neresinde olduğunuzu düşünüyorsunuz ? diye sordum.

Bence veri konusunun potansiyeli çok fazla; hiçbir markanın datayı tam anlamı ile kullanabildiğini sanmıyorum diyerek cevap verdi Marc. Asıl dönüşümün makineler arasındaki iletişimin doğru organize edebilmesi ile sağlanacağından bahsederek nesnelerin interneti (internet of things) konusuna bağladı.

Benim en ilgilendiğim konulardan biri olan “veri odaklı pazarlama” konusunda Dünya’daki en üst düzey yöneticilerden birinden bu yanıtları almak vizyonun strateji ve uygulama boyutunda nerede olduğuna dair ciddi fikir veriyor. Yıllardır teorik ve sunumsal tarafta bahsedilen bu konuların markaların global stratejilerinde yıllardır yer alıyor. Uygulamada ise henüz yolun başındayız. Heyecanlandıran kısım ise potansiyelin gerçekten fazla olması. Önümüzdeki dönem ise pazarlamada gerçekten veriden bahseden yeni nesil pazarlama profesyonellerinin zamanı olacak. Bu konuda yaptığım araştırmalardan çıkardığım sonuç şu:

Bu konuda müthiş bir yetenek açığı var; talep var, arz yok; yani teoriye göre fiyat yükselecek. Bu konuda kendini geliştiren hem bireylerin hem de kurumların geleceği çok parlak!

Marc da bunu teyit olmuş oldu. Kendisi ile sohbet etmekten, fikir alışverişi yapmaktan keyif aldık, buna vesile olan herkese teşekkür ederim.

NOT 1: Yukarıda bahsettiğim Adnews makalesinde, Marc’ın “25 yaşının altındaki pazarlama profesyonellerinin ajansta çalışmaktansa bir hacker’in yanında çalışması çok daha faydalı olur” bakış açısını son derece mantıklı buluyorum. Başka bir yazının konusu.

NOT 2: Twitter’dan takip ediyor olabilirsiniz, birkaç senedir konunun önemini bahseden Dünya’da yapılan araştırmaları yayınlıyorum. Kendim bu konu üzerine çalışıyorum. Siz de “veri odaklı pazarlama” ile ilgileniyorsanız lütfen bana bir mail atın, tanışalım.

Sorularla Gezi Parkı Olayları. Ne Oldu, Neden Oldu, Ne Olacak?

Gezi Parkı olayları 8. gününde büyümeye devam ediyor. O kadar çok şey yaşandı ki, uzun bir özete ihtiyaç var. Bu olayları büyük resimden ele alan, Türkçe analizlerin sayısı yeterli değil. Bizzat olay yerlerinde (Beşiktaş, Taksim vs.) bulunmuş ve yerli / yabancı, sosyal / geleneksel medyayı yakından takip etmiş birisi olarak konuyu kendi penceremden tarafsız bir şekilde anlatmaya çalışacağım. Mesela, bugün CNN International’ın ana sayfasının sadece Türkiye’deki haberlerden oluştuğunu atlamış olabilirsin. Türk Medyası’nın büyük oranda sustuğunu, Al Jazeera’nın Başbakanlık Başdanışmanına (bunu söylemekten hoşlanmıyorum ama) “fırça attığını” görmemiş, Amanpour’un AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ile tartıştığını gözden kaçırmış olabilirsin. Bu yazımda bunun gibi birçok konuyu toparlayacağım; basit sorular soracağım, basit cevaplar vereceğim. Detaya inmek isterseniz verilen linkler çok faydalı olabilir.

(Bir parantez açayım: Yüzbinlerce yanlı insan sokakta, milyonlarcası klavyelerinin başında. Başbakan’ın son açıklamasına göre, kendisi Türkiye’nin en az %50′sini zor tutuyor. Yapılması gereken ise sağduyulu ve objektif olmak. Olayları akıl, mantık süzgecinden geçirerek analiz etmek. Kendi görüşlerinin ağır bastığı tarafı büyüteçle karşı tarafı mikroskop ile göstermek bugüne kadar işe yaramadı, yaramayacak. Tarafsız olmak Türkiye’de -maalesef- her iki tarafı da karşına almak anlamına geliyor. Neyse geçelim konumuza)

Kendimi aktivist, direnişçi, eylemci vs. olarak tanımlamıyorum tek yaptığım olayların nedenini ve nereye doğru gideceğini anlamaya çalışmak. Bunun için olayların nasıl başladığı ve yoğun gaz bombasının atıldığı Cuma günü olaylar hakkında birinci elden bilgi sahip olmak için Taksim Meydanı’ndaydım. Bir arkadaşım, o gün içinde bulunduğumuz durumu şöyle yazmış. Cumartesi gününün öğleden sonradan, geceye kadar gene Taksim’de, Pazar gecesi ise olayların en yoğun yaşandığı Beşiktaş’ta izleme şansı buldum.

1-    Gezi Park’ında Ne Oldu?

İçişleri Bakanı 27 Mayıs – 2 Haziran arasında 67 ilde, 235 eylem yapıldığını, 1.730 kişinin göz altına alındığını açıkladı. Olaylar devam ediyor. Aşağıdaki videoyu izleyin, ne olduğunu daha iyi anlayacaksınız.

Gezi Parkı’nda ne olduğunun güzel bir özetini BBC’ye telefonla bağlanan Lily anlattı. Özetle, olaylar Gezi Park’ına yapılmak istenen Alışveriş Merkezi’ne karşı çıkmak için başladı ama olay hızla boyut değiştirdi. Barışçıl protestolara polisin aşırı güç ve biber gazı kullanarak müdahale etmesi olayları büyüttü. Binlerce insan Boğaziçi Köprüsü’nden yürümeye başladı, toplu taşıma araçları iptal edildi. Tamamen barışçıl bir protestoydu ama polis aşırı güç kullandı.

İnsanlar neden bu kadar kızgın sorusuna Lily şöyle cevap verdi: Kişisel özgürlükler ile alakalı. Mevcut hükümet, Mustafa Kemal’in kurduğu laik cumhuriyeti yavaş yavaş değiştirmeye başladı ve ifade etme özgürlüğünü kısıtladı. Ayrıca, medyada konu ile alakalı hiçbir şey yok, sadece Halk TV var o kadar, neyseki internet özellikle Twitter / Facebook sayesinde buradaki insanlar seslerini duyurabiliyorlar.

Gülse Birsel’in yazısı da durumun bir özeti niteliğindeydi. Özellikle şu bölümleri:

“Bakın kardeşim, millet çok sıkıldı! Cihangir, Nişantaşı filan değil bahsettiğim. Ben diyeyim yüzde 50, siz deyin yüzde 30, belki başkası çıkar “Yüzde 70 rahatsız aslında ama, ekonomi iyi, işi gücü yolunda, alternatif parti yok diye mecburen pısıp oturuyorlar” der, bilemem! Otoriter tavır artık kristalize oldu, kafamızın üstünde sallanıp duruyor! Halka vergisiyle verilen hizmetleri, devlet tiyatrosuydu, şehir tiyatrosuydu, parktı, bahçeydi, hepsini kafanıza göre, sorgusuz sualsiz kapatıp, halktan geri alıp duruyorsunuz!”

Neredeyse bütün dünya bu olaylarla çalkalandı, CNN International çok defa “Breaking News” girdi, New York Times’lar, BBC’ler, Washington Post’lar sürekli Dünya’yı haberdar ettiler. Norveç Televiyonu olayları canlı verirken, Türk medyası da ciddi bir sınavdaydı.  AK Parti Sözcüsü, Eski Bakan Hüseyin Çelik’in aşağıdaki twitini görünce şaka zannettik, değilmiş.

Medya bu sınavda boş kağıt verdi, özür yazısı getirenler (NTV) büte kaldı, akıbetleri ne olacak, göreceğiz.

Başbakan uzun süre yorum yapmadı. İlk açıklamasında konuyu “en çevreci benim, Gezi Park’ında 12 ağaç için kıyameti koparıyorlar” ile özetlenebilecek bir konuşma ile geçiştirmeye çalıştı. Olaylar azalmayıp daha da artınca “Olay Gezi Parkı ile ilgili değil, olay ideolojik” açıklaması yaparak mevcut duruma bir adım daha yaklaştı. Şimdilik son açıklamasında “Yaşlı teyzeler, öğrenciler bütün şehirlerde tencereler, tavalar ile protesto ediyor, ne diyorsunuz?” sorusuna “Tencere tava hep aynı hava” dedi. Bu sert tavırlar değişmedikçe olaylar azalacağa pek benzemiyor. Bugün Bülent Arınç bir açıklama yaptı, bir tık daha yumuşaktı ama tatmin edici bulunmadı.

2-    Gezi Parkı Olayları Neden Önemli?

2.1. Gezi Parkı, Sosyal Medya üzerinden ülkemizde örgütlenen en büyük çaptaki eylem. İnsanlar internet üzerinden haberleşti, medya neredeyse hiçbir şey göstermedi, internet erişimi olmayanların hala yüzbinlerce insanın sokağa dökülmesi, Boğaz Köprüsü’nde yürünmesi, Helikopter ile üzerilerine biber gazı atılması gibi haber değeri taşıyan toplumsal olaylardan ya haberi olmadı ya da çok geç haberi oldu. Twitter’da Dünya çapında en çok konuşulan 10 konunun (Trending Topic) tamamını defalarca bu olaylar aldı.

2.2. Bu protestoların bir lideri yok. O  yüzden güçlü, açıkçası bu olaylardan önce hiçbir lider böylesi bir kalabalığı bu noktaya getiremezdi. Bu üstten dayatılan değil, alttan gelen bir çığlıktı. O yüzden otorite için korkutucuydu, o yüzden önlenmesi zor.

2.3. Gezi Parkı, hayatımda gördüğüm en apolitik kitleyi sokaklara döktü. Birçok kişi hayatında ilk defa bir protestoya katılıyordu. Oldukça iyi eğitimli, donanımlı, kibar bir kitleydi. Bir gözleme göre, biber gazı yiyip kaçışırken bile birbirine pardon diyen bir kalabalıktı. CNN, BBC röportaj yapmak için birisine mikrofon uzattığında, ingilizceye hakim, ne konuştuğunu bilen ve daha da önemlisi neden orada olduğunu bilen bilinçli bir kitleydi.

Birçok ünlü protestolara destek verdi; bu konularda fikir beyan ettiğini hiç duymadığım Cem Yılmaz’a Madonna’dan daha çok şaşırdım.

TOMA’ların (Toplumsal Olaylara Müdahale Aracı)’nın sıktığı sular bu protestolara can suyu oldu, bu gençlik yedikleri gazlarla daha da gaza geldi. Fenerlisi – Galatasaraylısı, Beşiktaşlısı; Türk’ü, Kürt’ü, Lazı, Çerkezi,  birlik oldu; limonunu, wireless şifresini paylaştı.

2.4. Eylemlerde yapılanların büyük kısmı yasaldı. Arada provoke edenler tabii ki oluyordu ama polis arabası yakan, kamu malına zarar verenler derhal uyarılıyor; haklıyken haksız duruma düşmek büyük ölçüde engelleniyordu. Söz dinlemeyenlerin fotoğrafları çekilerek gene sosyal medyada yayınlanıyor, bunlar yaktı, yakalayın bunları diyerek ihbar ediliyordu. Maça satırla giden fanatiklerden değil, limon kesmeye bıçak bulamayan bir kitleden oluşuyordu.

Birçoğumuzun yaptığı arkalarda durarak fotoğraf çekmek ve bunları sosyal medya aracılığı ile paylaşmaktı. Bu da zaman zaman çok istismar edilen bir durum oluşturdu. Bir kısım için biber gazı yemek, adeta “cool” olmanın aracı haline geldi. Maskesini takan Facebook’ta profil fotoğrafını değiştirdi, biz de oradaydık, biber gazı kötü ama portakal daha kötü tarzı konuşmalar günlük yaşamın bir parçası oldu.

3-    Taksim, Tahrir olur mu? Bu bir Türk Baharı mı?

Bir gün olabilir, ama şimdi olacağını sanmıyorum. 1 Haziran 2013 Cumartesi günü olayların iyice büyüdüğü yüzbinlerce kişinin Taksim Meydanı’nda toplanması bir kırılma noktasıydı. 2 yol vardı. 1- Polisin kullandığı aşırı güç devam edecek ve olaylar inanılmaz boyutlara gelecekti. 2- Polis geri çekilecekti.

Bu noktada önce Bülent Arınç, sonrasında Başbakan sağduyulu açıklamalar yaptı, biber gazının kullanımında yanlışlık olduğunu, polisin aşırı güç kullandığını kabul etti ve polisi Taksim’den çekti. (Polis Taksim’den çekilince, birkaç provakatörün vandalizmi dışında hiç olaya rastlamadım, Beşiktaş’ta ise gene olaylı bir akşam başlamıştı, polis biber gazları ile müdahale ediyor, karşılıklı çatışmalar çıkıyordu.)

Cumartesi günü saat 16.30 gibi Taksim’e geldiğimde, siyasi iktidar kararını vemişti, (Üniformalı) Polis çekilmişti. Sivil polisler ise halkın güvenliğini olması gerektiği gibi gizliden gizliye sağlamaya devam ediyordu.

Ama işte en üzücü durum, halkı ile polisini karşı karşıya getiren ve sonrasında polisini yendiğini, Gezi Park’ını geri aldığını düşünen bu halkın düşürüldüğü durumdu.

“Sık bakalım, sık bakalım, biber gazı sık bakalım. Maskeni çıkar, jobunu bırak, delikanlı kim bakalım?” En sık söylenen slogandı, yanlıştı.

Sosyal medyadaki popüler söylemi ile “direniş” sonuç vermişti. Gezi Parkı direnmişti ve kurtarılmıştı. Halk Polis’i yenerek, Parkı mı fethetmişti, sıra Beşiktaş’ta mıydı? Bu söylemlerin çoğuna katılmıyorum, bu yüzden gönderdiğim twitlerde neredeyse hiç “hashtag” kullanmadım. Hastaglerin çoğu direngeziparki ve türevleri şeklindeydi.

4-    Şimdi Ne olacak?

Arap Baharı’nda olduğu gibi Twitter’ın / Facebook’un kapatılması, ülke çapında İnternetin fişinin çekilmesi olayları çok daha körükleyebilir. 1 ay içerisinde -farklı bir sebepten dolayı- Dışişleri Bakanı Davutoğlu, (Biz onların Twitter hesaplarını da biliyoruz) geçen gün Başbakan, (Sosyal Medya toplumların başbelasıdır) bugün Bülent Arınç (İstesek interneti de kapatırdık ama kapatmadık) cümleleri ile sinyali defalarca verdiler. Umarım olmaz ama İnternet, en azından Twitter bu ülkede bir gün kapatılacak, bunu artık biliyoruz. O zaman bütün Dünya gerçekten bizi konuşacak, dibe vurmadan önce, çaresizliğin bir adım öncesi bu, her şeyin göze alındığı bir raddenin başlangıcı. Bundan sonra olayların seyrini değiştirmek çok güç olabilir.

Eğer bu hareket siyasi / demokratik bir harekete dönüşmezse kayıplar ağır olabilir. Arap Baharı’nda; Tunus’ta 338, Mısır’da 846, Libya’da 25.000-30.000 kişinin öldüğü rapor edilmişti. Umarım Hükümet, Taksim’in Tahrir olmasına izin vermez. Bunun faturası çok ağır. Açıkçası ben Cumartesi günkü kalabalığın faili meçhul bir provokasyona kurban gideceğinden endişelendim. Korktuğum olmadı, umarım olmaz. Eğer bu ülke, bu acıları yaşarsa -Arap Bahar’ında olduğu gibi- bunun zararı en çok hükümete olur.

Ben olayların -en azından bu sefer- o noktaya geleceğine inanmıyorum. Başbakan ve ekibi istedikleri her şeyi kolayca yapamayacaklarını, en azından milyonlarca potansiyel oy kaybı yaratabilecek ya da Global Basına haber olabilecek protestolar ile karşılaşabileceklerini anladılar (diye umuyorum) Bunlar Başbakan için önemli değilse dün Borsa %10,5 değer kaybetti dolar değer kazandı, ekonomi kötüye gitme yolunda bir adım attı. İşte bu dikkat çekici olabilir –maalesef-.

Bu arada CHP konusunda da birkaç söz söyleyeyim: Kılıçdaroğlu’nun olaylardaki tavrını çok beğendim. Nerede bir muhalefet var, CHP oraya “çörekleniyor” diyen Başbakan’a karşı; Taksim’e sivil vatandaş olarak gittim, CHP olarak fırsatçılık yapmadık dedi, haklıydı. Eylem halkın eylemi, CHP’nin eylemi değil dedi, haklıydı. Halka rağmen iktidar olunmaz, halk en büyük güçtür demokrasilerde dedi, haklıydı. Ama tüm bu olanlara rağmen hala “Kılıçdaroğlu Başbakan” sloganları uzak geliyorsa, CHP’nin gitmesi gereken çok yol var. 

Başbakanın her seçimde oyunu arttırarak Türkiye’nin %50′sinin oyunu aldığının farkındayım. Bu oyları alırken, yaptığı hizmetlerin etkisi olduğunun farkındayım. Hiçbir zaman AKP’ye oy vermememe rağmen düşüncelerine katıldığım, icraatlerini beğendiğim, takdir ettiğim çok oldu. Alternatifinin -şu anda- olmadığının, kısa vadede de çıkacakmış gibi gözükmediğinin de farkındayım. Onun için körü körüne “AKP İstifa” demeyi de, bu olayların meydanlarda daha da büyümesini de faydalı bulmuyorum.

Bu durumdan rahatsız Türk gençlerinin en iyi çıkış yolu gençlerin kendisinden gelecek siyasi bir oluşum. Zemin; baskıcı, otoriter rejimden sıkılmış gençleri tabanına alan bir partinin kurulması için çok uygun. Kendi insiyatifi ile bir araya gelmiş bu gençlerin ülkeyi daha iyiye doğru değiştirmeleri için güçlü bir lidere ihtiyaçları var. Böyle bir lider çıkarsa ben seve seve takip ederim. Çıkış yolumuz başka türlü bir mualefet (İtalyan Modeli) olabilir zira şu durumdaki CHP, MHP ya da BDP alternatif olmaktan çok uzak.

Bu siyasi oluşum tamamlanana kadar Yavuz Baydar’ın deyimi ile halkın Erdoğan’a “Van Minüt” demesi daha demokratik bir Türkiye’nin oluşmasına katkıda bulunacak. (diye ümit ediyorum) Neden diye düşünüp ders alırlarsa ne ala, düşünmezlerse olan hem bu ülkeye hem de kendilerine olacak!

“Atatürk – Bir Millet Uyanıyor” kitabında Atatürk’ün İnönü’ye dediği gibi:

“En çok Türk Milleti’ni ayağa kaldırmak da zorlandım. Ama ondan daha zor bir şey var: Harekete geçince bu milleti durdurmak!

Sosyal Ticaret Dedikleri Şey İşe Yaramıyor: DLD’de Konuşulanlar Üzerine

Sektörümüzün Avrupa’daki en önemli konferanslarından bir tanesi olan DLD’de (Digital-Life-Design) geçen sene tam bir Türkiye rüzgarı vardı. “Digital Bosphorus” oturumunda Sidar Şahin, Alemşah, Sina Afra ve Cenk Bayraktar neredeyse şirketlerinden hiç söz etmemiş, hep birlikte Türkiye’nin sahip olduğu büyük potansiyelden bahsetmiş, adeta ülkemizin sözcülüğünü yapmışlardı. Aynı konferansta Avrupa Birliği Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış da güzel bir sunum yaparak Türkiye’yi anlatmıştı.

Siyasetçisinden işadamına herkesin ülkesini anlatmak için önemli konferanslarda konuşmasını hem çok şık buluyorum hem de bir nevi vatan borcu olarak görüyorum. Umarım, bu şans ileride daha çok Türk gencine nasip olur. 

Türk bayrağını geçen sene olduğu gibi bu sene de Sina Afra taşıdı. (Konferans canlı ve online yayınlandığı için çok şanslıyız.) ”Satışın Yaratıcı Yolları” isimli panelde Sina Afra ile birlikte Rus, Fransız ve İsveçli bir dörtlü vardı. Böylesine 4 ayrı milletten  insanların olması bize konuyu değerlendirme açısından güzel bir perspektif sağladı.

Sina Afra, Markafoni’nin yanı sıra Ayakkabı, Kozmetik gibi dikeyler yaratarak  bu yeni sezon ürünlerinde satılmayan ürünleri Markafoni’de satarak bir döngü yarattıklarını anlattı. Yanlış anlamadıysam (300 milyon TL) gelirlerinin dörtte birinin yeni sezondan geldiğini açıkladı. Ayrıca mobil trafiklerinin (ve satışlarının) %12 oranında olduğunu yakın zamanda bunu %25′e çıkaracaklarını söyledi.

Türkiye’deki girişimcilik ekosisteminde en gelişmesi gereken ayak olarak finansı gösterdi. Çok az Girişim Sermayesi (VC) ve iş meleği olduğundan söz etti.

Sunumun başında paylaşılan aşağıdaki slayt önemliydi. Hangi kategorilerin online’da araştırma yapıp, offline’da alındığı bilgisi özellikle bu sektöre girmek isteyenler için faydalı olabilir.

Benim ilgimi çeken bir diğer nokta ise konunun dönüp dolaşıp Sosyal Ticaret’e gelmesiydi. Sosyal Ticaret, çok sıcak ve Dünya’da en konuşulan konulardan bir tanesi, dolayısı ile konunun buraya gelmesi son derece normal.

KupiVIP’ten Oskar, sosyal ticarete inanmadığını, çok para harcadıklarını, ne yaptılarsa başarılı olamadıklarını, ürünlerinin kimsenin kullanmadığını anlattı. Sosyal ticaret dedikleri şey işe yaramıyor dedi. Sina Afra da kendisine hak verdi. Markafoni’yi de Facebook’ta 1 milyondan fazla beğenen kişi var ama bunun satışa dönme oranı %0.5 dedi.

Bir kez daha hatırlatmakta fayda var: Geçen sene Webrazzi Eticaret Konferansı’nda yaptığım konuşmaya ülkemizde ve tüm Dünya’da sosyal ticaretin ne olduğu konusunda bir karmaşa olduğunu söyleyerek başlamıştım. Benden önce sahneye çıkan Arab.net’ten Omar,  MENA pazarında sosyal ticaretten bahsederken aslında grup satınalmadan bahsediyordu. Belki 2 sene önce bir Amerikalı sosyal ticaretten bahsederken Facebook’ta kurulan dükkanlardan ağırlıklı olarak bahsedebilirdi. Henüz kavramlar oturmadığı için biz içerisinde sosyal geçen birçok öğeyi sosyal ticaret olarak anlıyor olabiliriz.

Birkaç yıldır bu konuda Dünya’yı yakından takip eden ve yazan bir kişi olarak birkaç cümle etmem umarım ukalalık olarak algılanmaz. Sosyal ticaret henüz emekleme döneminde, onun için daha uzun yıllar bu yanlış anlamalar devam edecek diye düşünüyorum. Sosyal ağlardan hayran iletişimi yapmak, yapılması gereken bir şey ama temelinde pazarlama ve algı olan iletişimi satışa bağlamak sosyal ticaretin başarısını veya başarısızlığını gösteren (en azından tek) metrik olmamalı. Sosyal CRM açısından bakarsak, “aslında önemli olan kaç kişinin bizi takip ettiğinden ziyade, bizim marka olarak kaç kişiyi takip ettiğimiz.”

Bir ikincisi, benim naçizane görüşüm sosyal ticaretin tam anlamı ile işe yaraması için eticaretin sıfırdan sosyal olarak tasarlanması gerekiyor. Bütün kurguların buna göre yapılması gerekiyor, bu da halihazırda kurulmuş şirketler için çok zor. Tek başına “Like plug-in’i”, “Login with Facebook butonu’nu” koymak ya da Facebook’ta reklam vermek yeterli değil.

Sosyal ticaretin aslında sosyal ağlardaki veriyi alarak müşteriye çok anlamlı, kişiselleşebilen ürünler ve fırsatlar sunmak, bütün eticaret sitesini bu veriler etrafında şekillendirerek sonrasında davranışsal veriler ile harmanlamak olduğunu anlatmıştım. Yani, en azından başlangıç olarak sitemize giren erkeklerin erkek kıyafeti , kadınların kadın kıyafeti görmesi durumu. Çok daha derindi ama en azından bu kadarının teknolojisi mümkündü.

Temelinde Mobil Sosyal Ticaret girişimi olan Wrapp’in CEO’sunun cevabı şuydu: Bizde işe yarıyor; “belki de Amerika pazarı diğer pazarlara göre daha olgun olduğu içindir” dedi. Hayır sebep o değildi, en azından tek sebep o değildi. Sebep, Wrapp’in en baştan sosyal olarak tasarlanması, diğer şirketlerin ise mevcut süreçlerine, operasyonlarına, müşterilerine, çalışanlarına… sonradan bu kavramı uygulatmaya çalışmasıydı. Sonuç olarak da çoğunlukla IT bazlı sebeplerden dolayı öncelikli olmayan sosyal öğelerin, doğru olmayan kurgularla hayata geçirilmesi ve nihai sonuç olarak da kimsenin kullanmadığı, çok paraların harcandığı ürünler yaratılmasıydı.

Bir klasik olarak, önümüzdeki 5 senenin trendleri sorulduğunda aradaki fark oldukça barizdi. Rusya’daki kişi Lojistik ağının öneminden bahsederken, Wrapp’in CEO’su verinin öneminden bahsetti.

Mevcut Eticaret Sitelerindeki Sorun

Bunun ne kadar büyük bir değişiklik olduğunu biliyor musun? diye haykırdı Steve Jobs. Ben altı aydır bu mağaza için kıçımdan ter akıtarak çalıştım, sense kalkmış her şeyi değiştirmek istiyorsun diye ekledi. Ve birden sesini alçattı. Yorgunum. Sıfırdan bir mağaza daha tasarlayabilir miyim bilmiyorum. 

Jobs 2000 yılındaki ilk Apple fiziksel mağazasından bahsediyordu ve oldukça öfkeliydi. Zamanı boşa gitmişti. Apple CEO’su olarak yüzlerce işi varken, her Salı öğleden öncesini sadece bu işe ayırıyordu. “Farklı düşünmenin” bir örneği olacak bir mağaza konseptine. Zamanını harcamasına neden olan şey bir gerçeği fark etmesiydi: Mağazanın Apple ürünlerine göre değil, insanların yaptıkları şeylere göre düzenlenmesi gerekiyordu. 

Bugün eticaret ile uğraşanlar içinse asıl sorunumuz şu: Steve Jobs’ın ekibinin 12 yıl önce fiziksel mağazalar için fark ettiğini bugün teknolojisi son derece mümkün olmasına rağmen online mağazalar için uygulamıyoruz.

Bir örnekle açıklayayım: Günümüzdeki eticaret şirketlerinin temel mantığı genel olarak şu: Elimde bazı ürünler var, bunları sırayla, çoğu zaman en çok stoğumda olan veya yeni ürünlere göre dizerim, müşteriler ihtiyacı olduğu ürünleri, benim çok sayıda ürünüm arasından bulur ve satın alırlar. Peki olması gereken ne? Burada bir paradigma değişikliğine ihtiyacımız var.

Detaylarını Webrazzi Eticaret Konferans’ındaki Sosyal Ticaret sunumumda anlatmıştım. İzlemediyseniz mutlaka buradan izlemenizi tavsiye ederim. Bu sunumda Dünya’dan Amazon, Levi’s, Ticketmaster gibi şirketlerin veriyi gerçek zamanlı kişiselleştirerek  müşterilerine nasıl değer kattığını örnekleri ile anlatıyorum.

Özeti ise şu: Yenilikçi eticaret sitelerinin yapması gereken siteyi ürünler etrafında değil insanların etrafında şekillendirmesi.

Yaklaşık 4 aydır vaktimi sosyal ticaret üzerine olan girişimim için harcıyorum, bu siteyi “Private Beta’ya” açtık, yaklaşık 200 kişiyle ilk testlerini gerçekleştiriyoruz. Yakın zamanda da Beta’ya açacağız. Yeni nesil bu eticaret sitesinin temeli şuna dayanıyor: Sosyal ağ bilgileriniz ile tek tuşla giriş yaptıktan sonra arkadaşlarınız hangi ürünü favorilere eklemişse, hangi ürünü satın almışsa veya yorum yapmışsa onu ana ekranda görüyorsunuz. Yani arkadaşınızlarınız, sizin yeni ürün keşfinizin filtresi haline geliyor. Sonrasında ise kişiselleşmiş bir profilleme yapısı görüyoruz. Yani, en basitinden ben erkeksem  erkek ürünleri görüyorum, kadınsam kadın ürünleri. Ve siteye giren herkesin kendi ilgi alanlarına, cinsiyetine, medeni haline ve diğer tüm verilerine göre ürünler görmesi nihai amacımız.

Fiziksel bir dükkandan (ve tabii mevcut eticaret şirketlerinden) en büyük farklarından biri bu: Herhangi bir mağazaya gittiğinizde mağazanın rafları sizin ilgi alanlarınıza veya arkadaşlarınızın beğendiği ürünlere göre yerlerini değiştirmiyor ama online mağazalarda bu mümkün. Yani, siteyi sadece stoğumuzda olan ürünlere göre değil, müşterilerimize ve onun arkadaşlarına göre yeniden tasarlıyoruz. Böylece her giriş yapan birbirinden farklı siteler görüyor.

Bu amaca ulaşmak için siteyi sıkça değiştirip, bol bol test yapıyoruz. Aşmamız gereken çok sayıda zorluk (challenge) olduğunun bilincindeyiz.  Önce Dünya’nın ve ülkemizin alışık olmadığı bu konsepti kanıtlamakla başlayacağız. Sonrasında doğru hedef kitle, ürün çeşitliliğinin arttırılması ve doğru eşleştirilmesi gibi maddelerimiz var. Henüz yolun çok başındayız, bir avuç insanla ve markayla çıktığımız bu heyecanlı yolculukta hızla büyüyoruz.

Sosyal ticaret, Dünya’da çok sayıda başarılı örneğini gördüğümüz bir tür değil bunun için belki de ülkemizden Dünya çapında örnekler çıkarmak için doğru zamanlardayız. Daha da önemlisi, çok daha fazlasını göreceğimize dair umutlarım var. Detaylar birkaç hafta sonra : )

E-ticaretin Geleceği ve Aşılması Gereken 3 Önemli Nokta

Google Wallet ve Ödemelerden sorumlu Başkan Yardımcısı Osama Bedier’in 2011 yılında yaptığı 8 dakikalık sunum ticaretin temellerini ve geleceğini anlamak için çok önemli. Ne diyor Osama? Özetle:

İnternet 95′lerden beri çok yol kat etti. Durağan, çok linki sitelerden istediğimizi hemen bulduğumuz sitelere geçiş yaptık. (Yahoo ile Google arasındaki farkı düşünün) Ama ticaret hala aynı, neredeyse hiç değişmedi. Hala tarayıcımızdan bir sürü ürüne bakıyoruz, sepete ekliyoruz, tonla bilgi giriyoruz sonra da bu ürünlerin eve gelmesini bekliyoruz. 15 sene öncesi neyse şimdi de o. İşte önümüzdeki birkaç sene içerisinde bu çok ciddi şekilde değişecek.

Nasıl? Mobilin gücü, lokasyonun önemi, kişiselleştirme teknolojisi… (Aslında SOLOMO trendinden bahsediyor) Alışveriş yapan kişilerin %75′i daha önce aldıkların ürünlerin reklamını tekrar tekrar gördüklerini söylüyor. Aynı kişiler ailesinden birinin ya da bir arkadaşının tavsiye ettiği ürünü almaya 20 kat daha fazla eğilim gösteriyor. Demek ki burada büyük fırsatlar var.

Peki online ile offline arasındaki köprüyü nasıl kuracağız? Online’ın avantajı, sınırsız seçim ve en iyi fiyat. Offline’ınki ise ürüne dokunma ve hemen alıp, eve götürme. Bu köprüyü kurmamız ve dezavantajları avantaja çevirmemiz için 3 şey gerekiyor.

1. Ödemeler Dijital Olmalı. Bütün kredi kartları, Bankamatik, sadakat kartları, hediye kartları, hepsi buluta taşınmalı. Ve kartılarım istediğim dükkanda kullanmam için hazır olmalı. (Önemli: Google Wallet ile ilgili yazımı buradan okumanızı öneririm)

2. Stoklar herkese açık şekilde buluta taşınmalı ve orada yaşamalı. Online ya da offline aradığımı, stok bilgisini gerçek zamanlı bulmalı ve ister dükkandan istersem internetten hemen sipariş verip, tedarik edebilmeliyim. (Eticaret’te online sipariş ver, offline’da (öde ve) teslim al trendi konulu New York Times yazısını buradan okuyabilirsiniz.)

3. Online kimliğimiz olmalı ve online’da site site gezip her birine ayrı ayrı kayıt olma fikri artık son bulmalı. (Login with Facebook’u ve diğer online kimlikleri daha iyi kullanmalıyız. Kullanıcı deneyimlerini iyileştirmeliyiz. Süreçleri kendi veri tabanımızın avantajına değil, son tüketicinin avantajına olacak şekilde yeniden kurgulamalıyız. Amazon’un ürün geliştirme yaklaşımı yani tersine çalışmayı örnek almalıyız. Tersine çalışma’da süreç müşteriden başlar, fikir ve ürünle sona erer.)

Peki ticaretin geleceği nerede? Aslında 50 sene öncesinde neredeyse, orada. Sadece bunu teknolojik olarak daha ölçeklendirebilir hale getirmeliyiz. “Örneğin, Ali Bakkal’a gittiğimde, Ali beni tanıyor, bana ismimle hitap ediyor, hoşgeldin diyor. Taze peynir geldi, mutlaka denemen lazım, ayrıca babanın en sevdiği ekmek de var. Peki Zeytin var mı? Hayır ama aşağıdaki dükkanda var, oradan alabilirsin ama bekleyebilirsen ben perşembe günü sizin eve çırakla yollarım. Yanıma para almayı unutursam, Ali diyor ki, önemli değil abi, hesaba yazarım.”

Teknoloji geliştikçe biz bu deneyimi kaybettik. Peki neden bu deneyimden vazgeçeyim? Teknoloji burada anlatılan büyük sorunları çözebilir ve bu deneyimi geri getirebilir. Sorun teknoloji değil, teknoloji zaten burada, asıl sorun bu teknolojilerin beraber çalışmaması.

Önümüzde ticaretin, özellikle eticaretin en heyecan verici yılları var. Bu yukarıdaki noktalar yavaş yavaş gerçekleşiyor. Adım adım düşündüğümüzde 1. noktaya yapabileceğimiz çok fazla şey yok, burası Google gibi şirketlerin alanı, 2. nokta ise yavaş yavaş da olsa gerçekleşiyor. Ama en hızlı hayata geçirilebilecek olan 3. nokta. Login with Facebook entegre etmekten, yeni nesil ürün geliştirme yaklaşımlarının benimsenmesi belki de kısa vadede bir eticaret girişiminde en önemli farkı yaratan değişim olacak. Ve tüm bunlar olduğunda Webrazzi Eticaret Konferans’ında sunduğum Sosyal Ticaret örneklerine bir adım daha yaklaşmış olacağız.

Not: Bu yazım Webrazzi’de yayınlanmıştır.

Rocket Internet’in Türkiye’den Çekilmesi Olumsuz mu?

Normalde bu tür yazılar pek yazmıyorum. Ama şu twiti attığım ve 140 karakterde yanlış anlaşılmaya çok müsait olması dolayısı ile düşüncelerimi büyük resimden bakarak biraz daha detaylı yazmaya karar verdim. Twitimde şu yazıyordu:

  • Müşteriyle bağ kurmaya gerek yok, parası neyse veririz yönteminin bu topraklarda çalışmadığını kanıtladığı için Rocket’e teşekkür borçluyuz.

Demek istediğim aslında şu:  Şirketin Türkiye pazarından çekilmesi de en çok işsiz kalacak yaklaşık 400 kişi için üzücü. Neyse ki bunun etkisi çok uzun vadeli olmayacaktır. Çünkü Rocket’ta çalışan kişilerin büyük çoğunluğu bu ülkenin üst derece yetenek diliminde bulunuyordu. (Hatta “Rocket’in çekilmesi, piyasaya “Boğaziçililer şirket batırdı” şeklinde yansıdı” tarzında kendisi ile dalga geçen twitler gördüm.)

Daha da önemlisi, Türkiye pazarı bu kadar fırsatlar barındırırken; bu kadar yetenekli ve inovatif çalışanların klon iş yapmasından ziyade farklı şirketlerde çalışmasının, kendi girişimlerini açmalarının hem bireysel hem de toplumsal açıdan daha faydalı olacağını düşünüyorum. Bu açıdan bakıldığında kısa vadede kötü bir gelişme olarak gözüken bu durumun, orta vadede gayet olumlu olma ihtimali yüksek. Aralarında şimdiden iş teklifi almış kişilerin olduğunu biliyorum. Bu kişiler için tek dezavantaj kısa sürede iş bulmak istiyorlarsa, aldıkları piyasanın üstünde maaşlarından vazgeçecek olmaları. Yani, Adam Smith’in görünmez eli gene devreye girdi.  (Konuya aşina olmayanlar için Wikipedia’da yazdığı gibi: Görünmez el ve piyasayı düzenleyen fiyatlar seviyesi, kaynakların en verimli şekilde kullanılmasına imkân sağlar.)

Benim değinmek istediğim nispeten başka bir konu: Öncelikle, Rocket’in kurucusunun meşhur e-mail’inde ortaya çıkan Blitzkrieg gibi doktrinlerin, “There will be blood” (Çok kan akacak) gibi söylemlerin işe bu topraklarda yaramadığını görmenin sevindiriciliği. Bu topraklar zaten yeterince kan gördü onun için iş hayatının, savaş stratejileri hele hele Nazi söylemleri ile yönetilmesine şiddetle karşıyım. Sırf bu yüzden Boğaz kuşatmasının Rocket için başarısızlıkla sonuçlanmasını ülke adına sevindirici buluyorum.

Şunu söylemekte fayda var; Rocket, Dünya üzerine yayılmış finansal metriklerde oldukça başarılı sayılabilecek bir şirket. Daha bu hafta 340 milyon Euro’luk anlaşma imzaladılar ve JP Morgan’dan (Zalando’ya) yatırım aldılar.  Bunun gibi haberler Rocket cephesinde olağan haberler. Dünya’da İnternet E-nternasyonelizmi’ni (böyle bir terim var mı bilmiyorum) yani kısa sürede bütün dünyaya yayılma, bu ülkelerden para kazanma işini en iyi yapan şirket. 40 Ülkede, 100′den fazla girişimleri var. Benim burada yaptığım vurgu ise: BU TOPRAKLAR.

Özetle, Türk insanının daha duygusal olduğu, başarı için sadece paranın yetmediği, vahşi kapitalizm’in, Nazi söylemlerinin bu ülkede hala başarılı olmadığı görmek sevindirici. Ama en sevindirici olan şey bu tür başarısızlıklarda Nazi söylemleri ile şirket yönetenleri yeni girişimcilere -en azından bu ülkede- rol model ve ilham kaynağı olma ihtimalinin azalması.

Bundan sonrası biraz daha teknik, aslında başka bir blog yazısının konusu ama gene de burada yazacağım. İşletme, ekonomi ya da strateji temeliniz yoksa terimlere uzak kalabilirsiniz. Konu ile ilgilenmek isteyenler için her bir kavramın linkini verdim.

Peki Rocket neden bu topraklardan çekildi? İsmail bu konuda güzel bir yazı yazmış. Ekleyecek bir maddem daha var. Venture Village’daki şu makalede konu enine boyuna masaya yatırılıyor. Buradaki en önemli sebep, kar marjının düşük olması. (Edit: Ben bu yazıyı yazarken Nurettin de Webrazzi de benzer bir konuya değinmiş. Onun yazısı da çok güzel, okumanızı tavsiye ederim.) Aslında bir şirketin bir ülkeden çıkmak için daha iyi bir sebebi olamazdı. Bu durumda Türkiye’deki eticaret sektörünün şapkasını önüne alıp düşünmesi ve şu soruları sorması gerekiyor.

Biz ne zaman bu hale geldik?

Tüketiciye daha ucuz ürünler satmak ve pazar payı kapmak için, uzun vadede sürdürülebilir olmayan, (son tüketici dahil) herkesin zararına olan bu modellerden neden çıkamadık?

Yıllarca bu ülkenin en büyük eticaret şirketlerinin pazar payı kapmak ve ciro savaşlarını kazanmak adına yaktıkları nakitler (cash-burn) dibe çekme yarışına (Race to the bottom konseptine) yol açtı. Rekabet, stratejik geçmişten gelen kişileri bile oyun teorisinde oyunbozanlık yapmaya zorladı. Tutsak ikilemi (Prisoner’s dilemma) iki mahkuma da yaramadı. Ufak bir öngörüde bulunmak gerekirse: Kar marjları yukarıya çekilemezse, yıllardır zarar eden milyon dolar cirolu büyük şirketlerimiz Rocket gibi piyasadan çekilme zorunda kalabilir. Böyle giderse, çalışan maaşları ve koşulları daha da kötüleşebilir. Rekabet son tüketici dışında kimseye yaramaz. (Şirketler piyasadan çekilince son tüketiciye de sadece kısa vadede yaramış olur haliyle.) Bu konuda bir şey yapacak mıyız yoksa gene görünmez bir elin gelip her şeyi düzeltmesini mi bekleyeceğiz? Asıl soru bu.

Eğer buraya kadar okuduysanız, en favori sahnelerimden Nobel Ekonomi Ödüllü dahi John Nash’in En iyi film dahil 4 Oscar’lı Akıl Oyunları (A Beautiful Mind) filminde Adam Smith’in teorisine karşı geldiği bar sahnesini mutlaka buradan izleyin. Burada anlatılan fikirleri en güzel ve kolay şekilde anlatmanın yolu belki de bu sahneden geçiyor. Sonra bir daha yazıya bakın ve lütfen Twitter’dan @hasanbasusta yaparak yorum yazın: Haksız mıyım?

Sosyal Ticaret’te Önemli Kilometre Taşlarından Bir Tanesi: Want (İstiyorum) Tuşu

Birkaç gündür dünyada sosyal ticaret konusu daha bir sıklıkla konuşulmaya başlandı. Sebebi ise şu: Facebook’un Want tuşunu devreye alacağına dair izlerin bulunması. Şu anda hazır ama yayınlama (publish) yetkisi yok. Aşağıda bir örneğini görebilirsiniz.

Şubat 2012′deki Webrazzi Sosyal Ticaret sunumumda bundan bahsetmiştim. Sunumu izlemediyseniz (en azından son 9 dakikasını) buradan izlemenizi tavsiye ederim. Sunumun 17. dakikasında aşağıdaki slaytla birlikte bugünkü bulunan izlerin neden önemli olduğunu anlatıyorum:

…En önemli gelişmelerden bir tanesi bu: Eskiden biliyorsunuz, hala da öyle ama sadece “Like” tuşu vardı; ben iPhone’u beğendim vs. vs. Ama yakın zamanda, -şu anda pilot projeleri tamamlandı- Like butonunun yanına diğer aksiyonlar da geliyor. Ben buna sahip oldum, ben bunu seviyorum, ben bunu giyiyorum… Yani benim iPhone 3GS’im var diyebileceğim ben ve denecek de büyük ihtimalle.

İnsanlar yakında zamanda neye sahip olduklarını Facebook’ta söyleyecekler ve bu, markalar için inanılmaz değerli bir bilgi. Çünkü bir marka için kimin iPhone 3GS’inin olduğu, yeni bir iPhone 4 ya da 4S çıktığında inanılmaz değerli. (Segmente daha doğrusu hedeflenebilir yeni nesil reklamlar)

Ve bunların buton olduğunu göreceğiz. Şu anda bir eticaret sitesinin kendisini beğenmenin yanında, ürünler bazında ben şu ürüne sahibim, ben bunu istiyorum.

Düşünün ki “istiyorum tuşu” bir eticaret sitesi için ne kadar değerli? Filtrelenmiş bir şekilde o ürünü isteyen kişileri görebildiğinizi düşünün…

diyerek devam ediyorum.

Yeri gelmişken bir diğer önemli konu, geçen gün paylaştığım twiti de burada tekrar paylaşayım ve yorumlarınızı alayım.

Siz ne düşünüyorsunuz?

1- Facebook ile giriş yaptığımızda kişiselleşen Türk (eticaret) siteleri görecek miyiz yakın zamanda?

2- İstiyorum butonu gerçekten sosyal ticaretin kapısını aralayan ve eticareti değiştirme ihtimali olan bir gelişme olabilir mi?

Lütfen cevaplarınızı bana buradan twit atarak paylaşın.

Webrazzi Sosyal Ticaret Sunumu ve Benim Taraftaki Gelişmeler


 

Daha önce yazmıştım ama videosunu yayınlamamıştım. Webrazzi Eticaret Konferansı bence ülkemizdeki en önemli birkaç Eticaret Konferansından bir tanesi. Konuşmacılar da, katılımcılar da bu savımı destekler nitelikte. Markafoni kurucusu ve CEO’su Sina Afra, Doğan Online (ve Hepsiburada.com CEO’su) Yenal Gökyıldırım,  Gittigidiyor’un kurucuları ve daha bir çok saygı duyduğum, önemli isim ile aynı sahneye çıkmak benim için büyük şans. Yaklaşık 500 e-ticaret profesyonelinin katıldığı böylesine büyük bir konferansta Türkiye’de ilk defa işlenen bir konuyu anlattım: Sosyal Ticaret. Konu inanılmaz hızlı değişiyor ama sosyal ticaretin temelini anlamak için mutlaka yukarıdaki sunumu izlemenizi öneririm.

Sizin de takip ettiğiniz gibi bu blogda sosyal ticaret ile ilgili ilk Türkçe kaynağı oluşturuyor, uzun zamandır Dünya’yı takip ediyor, fikirlerimi yazıyorum. Daha önce de birçok konferansta, eğitim kurumunda, üniversitede, eticaret şirketi sahiplerinin bulunduğu küçük gruplara sosyal ticaret konusunu çok defa anlattım. Bu sunumlarımın da etkisi ile Türkiye’de sosyal ticaret ile  ciddi olarak ilgilenen büyük / küçük tüm kurumlar, kişiler bana bir şekilde ulaştı, ulaşmaya devam ediyor. Birçoğu ile birlikte neler yapabileceğimizi konuştuk. Nihai karar ise çok yakın zamanda verildi. Yakında bu konudaki gelişmeleri sınırlı çevremden çıkarıp herkesle paylaşacağım. Çok detay vermeyeyim ama şimdilik şunu söyleyeyim: Artık -sadece- konuşma zamanı değil, harekete geçme zamanı :)

Mobil Sosyal Ticaret’te 2 Gelecek Vaat Eden Girişim: Wrapp ve Shopkick

Bir önceki yazımda Türkiye’deki eticaret sitelerinin bir sonraki adımına projeksiyon tutmuş; dikeyler ve farklı modeller oyun alanı daraldığı zaman büyük ihtimalle fiziksel (offline) dükkanlar göreceğimizi benim için de en heyecanlandırıcı tarafın burası olduğunu söylemiştim. Bu konunun devamı olarak sosyal ticaret – offline ticaret kesişimi ile devam edeyim.

Eninde sonunda online-offline entegrasyonunun gerçekleşeceği konusunda kimsenin şüphesi yok. Durum böyleyken en başından beri orada olmakta fayda görüyorum. Geçen sene bir yazımda hep “Next Big Thing” konuşuluyor. Odaklanmamız gereken “Next Biggest Thing” belki de yani Mobil Sosyal Ticaret demiştim. Dolayısı ile SOLOMO’ya (Sosyal, Lokal, Mobil) ek olarak benim ilgimi çeken alanlar bu işin gelecekte gerçekleşecek online-offline entegrasyonu.

Bu alanları kapsayan 2 yeni ama gelecek vaat eden girişimden bahsedeyim. Bir tanesi –gene İsveç kökenli- sosyal hediye kartı şirketi Wrapp. Basitçe arkadaşınıza online hediye kartı satın almanızı sağlayan bir mobil uygulama / web sitesi. Hediye kartını aldığınız kişi bunu cep telefonundaki barkodu okutarak dükkanda kullanabiliyor. Değer yaratan bölümlerden bir tanesi hediyenin sosyal ağlarda dağılımı itibarı ile marka bilinirliğinin arttırılmasına ciddi katkıda bulunması. Yani hem perakendeciler açısından performans bazlı (satış) hem de online bilinirliği arttırıcı (pazarlama). Son kullanıcı açısından ise çok kullanışlı.

İçerisinde online-offline entegrasyonunu, mobili, lokasyonu, sosyalliği ve ticareti yani gelecek vaat etmesi açısından benim kriterlerimi tümden karşılayan bir girişim. Daha 1 yaşında olmasına rağmen Rocket tarafından ışık hızıyla klonlandılar, web sitelerinde çok yakın zamanda Türkiye dahil 14 ülkeye geleceklerini açıkladılar. Ek olarak, Türkiye’den yetenekli bir şirketin bu servisi “launch” aşamasında olduğunu biliyorum. Yani bu ciddi bir köşe ve bu köşeleri kapmak için çok çok hızlı hareket ediliyor.

Şu anda Türk kültüründe böyle bir uygulamanın yerinin az olması dezavantaj gibi gözüküyor. Performans bazlı olması dolayısı ile perakendecilerin bunu en azından deneyeceğini ve kötü sonuçlar almayacaklarını düşünüyorum. Asıl zorluk ise son tüketici tarafında yaşanacak bana kalırsa. Sonuçta, ana etken her zamanki gibi fikir değil,  işi yapma (execution) olacak.

Bir diğer girişim ise hızlıca 20 milyon USD yatırım alan Shopkick. Shopkick de fiziksel perakende dünyası ile mobil dünyayı bağlayan, 2011 yılında en iyi sosyal ticaret uygulaması yarışmasında finalist olan güzel bir lokasyon bazlı alışveriş uygulaması. Aynı zamanda dükkanların, alışveriş merkezlerinin içine girdiğinizde hem ödül (kick) kazandığınız bir nevi yeni nesil sadakat sistemi hem de ziyaretçi trafiğini ölçen bir çeşit offline analytics. Kafanızı karıştırmamak için daha derine girmiyorum ama bence bu yeni nesil fikirlerin asıl gücü son kullanıcı açısından çok basit kullanımı olan ama kendi içinde çok fazla komplike kurguyu basitçe harmanlamış olmasından geliyor.

Bir önemli dipnot: Her ikisinin de yatırımcısı Reid Hoffman ( Linkedin, Paypal, Facebook, Zynga… desem yeterli olur sanırım) Bu teknolojilerle ilgileniyor ama kendisini takip etmiyorsanız çok şey kaçırıyor olabilirsiniz.

Shopkick için asıl fırsatın satın alma verisi ile sosyal verileri birleştirmekte olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bunu da kısmen başarıyorlar. (İngilizce bilenlerin Behavioral targeting‘i okumalarını öneririm.) Biraz “Azınlık Raporu” gibi gelecek ama orta vadede dükkana giren müşterisini tanıyan, sosyal ağ datasının da yardımı ile, gerçek zamanlı doğru teklifleri sunan ve satın alma yapmayacak ziyaretçiyi dönüşüme (conversion) bağlayabilecek sistemlere varması bana çok da uzak gelmiyor. Teknolojik altyapısı geliştirilebilir ama temelde hazır sayılır, topluma adapte olması olması için birkaç on yıllık zaman var. Bu bloğun düzenli okuyucuları önümüzdeki senelerde bu sürecin bir parçası olacak, buna eminim :)

E-ticaret Şirketlerinin Sonraki Adımları

E-ticarette hala çok fazla fırsat mevcut. Fırsatların çoğu farklı modellerde ve dikey alanlarda. Ayakkabı, takı gibi dikeylerin bazılarında rekabet gittikçe kızışıyor, özel alışverişte ne kadar kızıştığını anlamak için sadece televizyon reklamlarına harcanan milyon dolarlara bakmak yeterli.

Geri kalanların büyük çoğunluğu ise boşlukta. En büyük fırsatın mobilya’da olduğunu söylemek yanlış olmaz ama hala düzgün bir alternatif yok. Arzu edenler İkea’nın sitesine bir göz atabilir. Rocket’tan sızan, henüz kapılmamış bir sonraki milyar dolarlık tek sektörün mobilya olduğunu anlatan mektubu oradaki potansiyel değil üslup geride bırakmıştı. Dünya’da en fazla ciroları yapan ilk 5′te, 10′da sıkça rastladığımız ofis malzemelerinde ülkemizde iyi bir örneğini görmedik. Birçok niş hedef kitleyi geçiyorum, genç profesyonel kadınları eticarete alıştıran özel alışveriş kulüplerinde giyim harici bir çok dikey doldurulmayı bekliyor. Model açısından baktığımızda Yemeksepeti’nin yıllardır var olmasının ama Susepeti’nin olmamasının da bir nedeni olması gerekiyor. Bunlar akla gelmeyecek fikirler değil zira. Bu arada çok yakın bir zamanda Hepsiburada CEO’su Yenal Gökyıldırım’ın subscribtion model (yani dergilerdekine benzer aylık ücret ödenen abonelik sistemine) geçeceklerini söylemesini de hatırlatayım. Şimdilik listenin başındaki yenilikler bunlar olsa da, bu tür büyük yapılarda yenilik yapmak kolay değil, çoğu zaman aylar, bazen de yıllar sürdüğüne şahit oldum, göreceğiz.

Yukarıda saydığım eticaret şirketleri için büyüme yolları bir süre daha bu şekilde devam edecek. Yalnız, orada da rekabet arttığında yani kar marjları düştüğünde Türkiye pazarında ilerleyebilecek yollar azalacak. O zaman teknolojinin ve verimliliğin önemi daha da artacak. Yalnız, sorun şu: Dikey köşeler tutulduğunda ilerleyebilecek alanlar azalıyor. O zaman büyüklerin  (özellikle private shopping’lerin) farklılık yaratması için önlerinde stratejik hamleler kalmayacak. O zaman firmalar özellikle de büyükler “Mavi Okyanus Stratejisi’ni” benimsemek zorunda kalacak. (Ne olduğunu bilmiyorsanız mutlaka buradan okuyun.) Özetle, rekabete girmektense yeni şeyler yapmak daha cazip olacak.

Özel alışveriş kulüplerinin ondan sonraki adımının fiziksel (offline) mağaza açmak olacağını söylemek mantıksız olmaz. Bu varsayımların geneli benim tahayyül ettiğim şeyler değil. Amerika’daki Gilt benzeri şirketleri incelemek ve biraz akıl yürütmek yeterli. Bilinirliği daha da arttırmanın, rekabetten sıyrılmanın yolu da bu. İlk başta “showroom” olarak başlayacak sonradan karlı modellere dönüşebilecek bir trend olabilir. Tabii ki, diğer özel alışveriş kulüpleri alışveriş merkezlerinde mağazalar açmaya başlayınca sıradanlık oraya da sıçrayacak. En sevdiğim işletme profesörlerinden Tom Peters’in aşağıdaki sözü hayat için olduğu kadar eticaret için de ders niteliğinde. Hayat basit: Bir şeyler yaparsın, çoğu işe yaramaz; işe yarayanlarla devam edersin, eğer gerçekten başarılı olursa kopyalarlar, sen başka bir şey yaparsın. Farkı yaratan da bu: Başka bir şey yapmak.

Online-offline entegrasyonunda inovasyona daha çok yer var. Beni asıl heyecanlandıran taraf da orası. Walmart örneğini defalarca yazdım. Walmart gibi mağazalar online’a önem verip, dominasyonu sağlamayı çalıştıkça oyun daha da sertleşecek. (Türkiye’de Teknosa örneğini vermeden geçmeyeyim.)

Biliyorum tam anlamı gerçekleşmesine uzun seneler var ama online-offline entegrasyonu nihai hedeflerden bir tanesi, hem olması gereken hem de kaçınılmaz olacak olan şey. Halihazırdaki fiziksel şirketlerin dezavantajı teknoloji, online şirketlerin dezavantajı tedarikti. Şimdi bu ikisi birbirine yaklaştıkça biz de şurada yazdıklarıma yavaş yavaş yaklaşıyoruz. Heyecanlı zamanlara daha yeni girdik, gideceğimiz çok yol, öğreneceğimiz çok şey var :)

Twitter Üzerinden Sosyal Ticaret Yapılabilir mi?

Bana çok sorulan sorulardan bir tanesi bu. Konferanslarda ve konuşmalarımda örneklerimi Facebook ağırlıklı veriyorum. Sebebi ise malum; Türkiye’de ve Dünya’da sosyal ağ eşittir Facebook algısı. Daha da önemlisi sosyal ticaret için hayati olan veri konusunun Facebook’ta diğerlerinin çok çok ilerisinde olması. Gelecekte bu durum değişebilir ama Facebook uzunca bir süre liderliğini devam ettirecektir. En yakın rakip ticari anlamda Google (plus) olabilir ama dataları (özellikle sitede zaman geçirme) şu anda pek parlak değil. Comscore datası Google plus kullanıcıları sitede aylık ortalama 3.3 dakika geçirirken, Facebook ortalaması 7,5 saat.

Neyse konuyu dağıtmayayım, Google’ın da uzun vadede buradaki en önemli oyunculardan biri olacağını düşünüyorum. Buradaki temel fark; Google ve Facebook ödeme sistemleri, sayfaları, reklamları ve daha bir çok özelliği ile bir ekosistem iken Twitter’ın, Pinterest’in ve diğer sitelerin sadece bir sosyal ağ olması.

Gelelim Twitter ve sosyal ticaret ilişkisine. Çok yeni olmakla birlikte Twitter üzerinden sosyal ticaret adımları atılıyor. Sosyal medya ve ticaret anlamında en beğendiğim birkaç şirketten biri olan American Express Mart 2012′de aşağıdaki “Sync, Tweet and Save” kampanyasını duyurdu:

3 basit adımda şöyle işliyor:

1. Kredi Kartınızı Twitter kullanıcı adınız ile buradan eşleştiriyorsunuz.

2. Hastag’li fırsatı Retweet ederek otomatik olarak indirim kazanıyorsunuz.

3. Kredi kartınız ile indirimli tutarı ödüyorsunuz.

Yani diyelim ki @StarbucksTR, Amex ya da takip ettiğiniz bir arkadaşınızın hesabında “Bunu RT et, bir sonraki kahvende %20 indirim kazan #amexcoffee” gibi bir twit görüyorsunuz, RT ediyorsunuz ve anında indirim kazanıyorsunuz. En güzel tarafı kupon yok, çıktı almak yok, süreç otomatizasyonu çok temiz.

Amex, önce Foursquare sonra Link, like, love ( Temmuz 2011) kampanyası ile başlattığı bu akımı Twitter’la bir adım ileri taşıyor aslında.

Bu alanda neredeyse her hafta yenilikler görüyoruz. Ben de gelişme oldukça bu inovatif uygulamaları öncelikle Twitter hesabımda paylaşıyorum. Konu ilginizi çektiyse buradan takip edebilirsiniz.

Hazır konu açılmışken e-ticaretten de bir örnek vereyim. Zappos (Amerika’nın Zizigo’su) temel olarak ürünlerinin daha çok Twitter’da paylaşılmasını ve tavsiye edilmesini sağlamak için Tweetwall isimli bir Twitter uygulaması geliştirdi. Başlangıç için güzel ama tabii ki yeterli değil.

Daha önce de çok kez söyledim. Kişilerin arkadaşlarına tavsiye etmesi sosyal ticaretin adımlarından bir tanesi. Tweetwall’da başlangıç için güzel, belli ki bir deneme projesi ama asla yeterli değil. Tüm süreçleri kapsayan ve sonunda müşterisinin satın almasını sağlayan kurguların daha karlı olacağını söylemek mantıksız olmaz. American Express kampanyası bu yüzden önemli. Twitter – Sosyal Ticaret ilişkisi emekleme döneminde, bu tür kampanyalar vizyoner projeler ve sonuçları önemli. İşe yararsa tüm dünyada “best-practice” gösterilecekler. Yaramazsa buradan edindikleri deneyimlerle daha da iyi kurgular üretecekler. Ama sonuç ne olursa olsun sosyal ticarete bir fayda sağlayacak, biz de yakından takip edeceğiz.

Sosyal ticaret ile ilgili diğer yazılarımı burayı tıklayarak okuyabilirsiniz.

Facebook (F-ticaret) Satış Kanalı Olarak Başarısız mı?

Son zamanlarda Facebook’tan satış yapmaya çalışmanın beyhude bir çaba olduğu, birkaç büyük markanın Facebook dükkanlarını kapattığı haberleri yazıldı. Gerçekten durum bu mu? Facebook’tan satış yapılamaz mı? Sosyal ticaret ve bu konu üzerine görüşlerimin özetini bu ayki Turkish Time dergisinde okuyabilirsiniz. Dijital pazar ile ilgilenenler için Nisan Turkish Time sayısını öneririm bu arada. Bu sayıyı Dijital Ekonomi’ye ayırmışlar ve çok değerli röportajlar, yazılar var. Kendi konumu burada daha geniş bir şekilde yorumlayayım:

Öncelikle sosyal ticaret, f-ticaret (Facebook ticareti) ayrımını yapalım. F-ticaret sosyal ticaretin bir parçası. Sosyal ticaret, hem Facebook içinde, hem Facebook dışında hem de sosyal ağlarda paylaştığımız verileri kullanarak daha akıllı sistemler yaratmamızı sağlayan yeni nesil bir e-ticaret özelliği. Herhangi bir sosyal ağda arkadaşlarımız vasıtası ile satın alma kararımızı etkileyecek ve sonunda ağırlıklı olarak kredi kartı ile satın almamızı sağlayacak eylemlerin bütünü. Bir ürünü satın almadan arkadaşlardan tavsiye almak, sosyal ağ verisi ile kişiselleştirilmiş ürünler sunmak, ürünü aldıktan sonra Twitter’da, Facebook’ta paylaşmak gibi eylemler hep sosyal ticaretin parçası.

Örneğin ben Fenerbahçeli isem bu verimi (benim iznimle) Facebook’tan alıp bana yeni çıkan Fenerbahçe formasını önermesinin ardından benim formayı satın almam, sonrasında aldığım bu yeni ürünü paylaşmam senaryosunda olduğu gibi.

Ayrımı açıkladıktan sonra neden kişilerin henüz Facebook üzerinden yeterli derecede alışveriş yapmadığını açıklayayım: Facebook 2004’te öncelikli olarak arkadaşlarımız ile iletişim kurabileceğimiz bir sosyal ağ olarak doğdu. Marka sayfaları ise 2007’de geldi. (Twitter’da ise marka sayfaları hala beta-test aşamasında.) Yeni yeni gelişen bu süreçte, marka sayfaları öncelikli olarak satış yapmaktan ziyade müşterilerine marka mesajlarını iletebilecekleri bir platform olarak devam etti. Bunun bir sonraki aşaması ise Facebook’tan satış yapılması. Bu konuda başarılı olmuş markalar var ama zamana ihtiyacı olan bir konsept. Doğru kurgularla uygulandığında önümüzdeki birkaç sene içerisinde Facebook’taki mağaza sayılarının arttığını göreceğiz. Bunlarda öncelikli olarak doğru şekilde uygulanmayanlar kapanacak ve her zaman olduğu gibi dijital seleksiyona uğrayacak, güçlü veya akıllı olanlardan ziyade değişime en hızlı adapte olan markalar ayakta kalacak.

Bir de sadece bu haber değil Facebook karşısında yapılan haberlerin bir kısmının sebebi çok daha derinlerde: Sosyal ağlar özellikle Facebook birçok endüstiyi yeniden düşünmemizi sağladı. Bunlardan bir tanesi de basın-yayın endüstrisi. İnsanların habere ulaşma biçiminde köklü değişiklikler oldu. Herkes yüzlerce arkadaşına yayın yapabilen bir medya bireyi haline geldi. Sosyal medya denmesinin ana sebeplerinden bir tanesi bu. Özellikle Washington Post, Huffington Post gibi gazetelerin Facebook uygulamalarına bakarsanız benim okuyacağım haberlerin filtresinin arkadaşlarım olduğunu görebilirsiniz. Yani tanımadığım bir editörün sıraladığı haberleri değil birebir tanıdığım arkadaşlarımın okuduğu haberleri okuyorum. Burada çok bahsedilmeyen daha önemli bir durum var. Facebook bunu yaparak, benim normalde gazetede veya gazetenin internet sitesinde okuyacağım haberleri Facebook’ta okumamı sağlıyor. Yani bu içerikten gelen reklam gelirlerini kendi üstüne alıyor.

Bu da doğal olarak tüm dünyada çok ciddi bir çıkar çatışmasına dönüşüyor. Facebook’u destekleyen, bu değişimin kaçınılmaz olduğunu düşünen yayın kuruluşları Facebook’un yanında yer alırken, diğerleri karşısında yer alarak sürekli olarak Facebook aleyhinde haberler yapıyorlar.

Tabii ki Facebook’un gelir kaynağının şu anda çok büyük bir kısmı reklam iken, zamanla Facebook’un para birimi olan Credits’in ve diğer gelir modellerinin ağırlığının artması bekleniyor. Bunun olabilmesi için en önemlisi de sanal olsun, gerçek olsun ticareti kendi içine alması. Yani, en büyük potansiyeli kullanması için ticareti kendi içinde döndürebilecek bir platform haline gelmesi gerek.

Şimdi durum böyleyken neden bazı Facebook mağazalarının kapandığı sorusuna gelelim. Öncelikle, henüz bu yolun başındayız ve deneme yanılma aşamasındayız. Facebook bir satış kanalı haline gelecek ama bu alanda da başarılı olmak, herhangi bir alanda başarılı olmanın kurallarından farklı değil. Hatalar yaparak, hatalardan ders alarak en efektif yolu bulmak kaçınılmaz bir süreç. Bu hataları minimum indirmek ise elimizde. Sosyal ticaret de olsa, f-ticaret de olsa, eticaret de olsa bu işin temeli ticaret ve ticaretin platforma uygun spesifik kurallarını bilmeden bu işte başarılı olmak  imkansız. Bugün gerçek hayatta da dükkanlar kapanıyor, e-ticaret siteleri de. Bu ticarette veya eticarette para olmadığı anlamına gelmiyor sadece bu işin çok doğru yapılmadığı anlamına geliyor.

Bu işin bir bilgi birikimi var, sadece Facebook dükkanı açmak da çok büyük fırsat yok. Bu bir ekosistem. Facebook reklamları ile, uygulamaları ile, Open Graph’ı ile, sayfaları ile, Kredileri ile… Ve eğer bunları doğru bir şekilde uygulamadan sadece hayranlarına Facebook dükkanı açtım, benden satın alın derseniz kapatmamanız şaşırtıcı olur. Ama doğru şekilde uygulanırsa, o zaman -henüz ülkemizde örneğini görmediğimiz- başarılar elde etmek için çok fazla fırsat var. Tek yapmamız gereken bu fırsatları değerlendirmek…

Sosyal Medya ve Eticaret Başarısı: Fab.com

Sosyal ticaretin en basit tanımıyla “Sosyal Medya ve E-ticaretin keşisim kümesi” olduğunu daha önce çok kez söylemiştim. Bugün bu kesişimi güzel bir şekilde başarıya dönüştürmüş bir örnekten bahsedeceğim: Fab.com Dünya’nın en hızlı büyüyen e-ticaret şirketlerinden bir tanesi. Daha 9. aylarında 1 milyon adet ürün satmayı başardılar ve sadece Aralık 2011′de 40 milyon dolar yatırım aldılar. Kurucuları bugün London Web Summit’te 20 dakikalık bir sunum yaptı ve birinci senesini yeni dolduran bu tasarım odaklı eticaret sitesinin neden başarılı olduğunu ve iş modelini nasıl değiştirdiğini anlattılar. Daha da önemlisi çok taze rakamlar verdiler. Merak edenler buradan izleyebilir, ben aşağıda en önemli bulduğum birkaç rakamı paylaşıyorum:

Benim en dikkatimi çeken rakamlardan bir tanesi bu. Birinci yılında 3 milyon üyeye ulaşmış olmaları büyük başarı ama daha da önemlisi bu üyelerin %50′sinin sosyal ağlardan gelmesi. Yanlış anlamadıysam sosyal derken neredeyse tamamı Facebook, %1-2′de Twitter ve Pinterest’ten geliyor. Arkadaşını davet et, doğası gereği sosyal bir kurgu ama ülkemizde hala ağırlıklı e-mail üzerinden gerçekleşiyor. Yakın zamanda, Facebook, Twitter gibi ağları üye kazanmak için entegre kullanmamak kabul edilemez olacak, bu belli.

Diğer önemli rakamlara gelelim:

  • Günlük “log-in’lerin” %40′ı mobilden geliyor. Çok çok önemli bir rakam, geleceğin “Sosyal Mobil Ticaret” olduğu aşikar. Toplumun kaç senede adapte olacağını hep beraber göreceğiz.
  • iPad kullanıcıları web kullanıcılarının 2 kat hayat boyu değerine sahip. iPad uygulamasını indiren kişilerin ilk hafta alışveriş yapma oranı: %10. Bu herhalde daha önce  sektörde görülmemiş bir rakam.

Dünya’da örneği var mı bilmiyorum ama ben açıkçası sadece tablet için tasarlanmış bir eticaret sitesinin ülkemizde oldukça başarılı olacağını düşünüyorum. Gene kritik öğe zamanlama, ipucu vereyim: hemen değil.

Fab.com büyük bir başarı olsa da gelecek eticaret sitelerinin yanında çok küçük bir başarı olarak kalacak bana kalırsa. Sosyal ağları iyi entegre etmişler, birinci adımları tamam ama önlerinde daha çok uzun bir yol var. Siteye özel sosyal medya kurguları ile alışveriş dönemi başladığında bu örnekler ve başarılar bize komik gelecek, buna eminim.

Türkiye’de Sosyal Ticaretin Potansiyeli Yüksek

Campaign Dergisi Sosyal Ticaret’e 2 sayfa ayırdı ve mart sayısında çok güzel bir yazı yayınladı. Benim de görüşlerime birkaç defa yer verildiği yazıda Sosyal Ticaret’in nereye gideceği, ne kadar güvenli olduğu ve Türkiye’nin sosyal ticaretin neresinde olduğu konularına kısaca değinildi. Sunumlarımda verdiğim birkaç örnekten yola çıkarak yaratıcı sosyal ticaret uygulamalarından bahsedildi. Konuyla ilgileniyorsanız okumanızı tavsiye ederim.

Bana en çok sorulan konuların başında Sosyal Ticaret’in potansiyeli geliyor. Cevabım aşağıda, özeti ise şu: sosyal ticaretten verim alınabilmesi için henüz erken olduğunu ama başlamak için o kadar da erken olmadığını düşünüyorum. (Fotoğrafın üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz.)

Webrazzi Eticaret12 Konferansı’nda Sosyal Ticaret

Webrazzi Eticaret Konferansı bence ülkemizdeki en önemli birkaç Eticaret Konferansından bir tanesi. Konuşmacılar da, katılımcılar da bu savımı destekler nitelikte. Markafoni kurucusu ve CEO’su Sina Afra, Doğan Online (ve Hepsiburada.com CEO’su) Yenal Gökyıldırım,  Gittigidiyor’un kurucuları ve daha bir çok saygı duyduğum, önemli isim ile aynı sahneye çıkmak benim için büyük şans. Yaklaşık 500 e-ticaret profesyonelinin katıldığı böylesine büyük bir konferansta Türkiye’de ilk defa işlenen bir konuyu anlattım: Sosyal Ticaret.

Sosyal Ticaret’i daha çok yazmak, daha çok konferansta anlatmak istiyorum. Kendisini sürekli yenileyen bir konu ve her konuşmamda mutlaka yeni bir şeyler eklenmiş oluyor. Ama zamanım çoğu zaman el vermiyor, bu yüzden sadece büyük konferanslara katılabiliyorum. Ben bu konuyu daha çok yazmaya çalışacağım. Siz de şimdilik konuşmamın kısa bir özetini Webrazzi’deki şu yazıda okuyabilirsiniz.

←Önceki